Gelecek Bak'ın Konusu: Yüz
'Yüz' sözcüğü sana neyi çağrıştırıyor? Düşün, yarat, gönder ve kazan! Ayrıntılar için hemen tıkla!

interviews

Ara:
Sayı Seç:
Bak | 09 Röportajları
Sizinle de röportaj yapmamızı ister misiniz? Bize ulaşın.

rastgele

rastgele
İlhan Bilge
Grafik Tasarımcı { - }
İlhan Bilge

1971 yılında, bugünkü adı Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olan İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu'nu bitirdiniz ve 1994'te bu okulun Grafik Sanatlar bölümünde ders vermeye başladınız. Türkiye'de eğitimin her alanında olduğu gibi sanat eğitiminde de önemli eksikliklerin göze çarptığını söylemek mümkün. Tecrübeleriniz ışığında bu eksiklikleri değerlendirerek hayalinizdeki sanat eğitimini bize anlatır mısınız?

İyi eğitim için dört şey gerekli:
• Öğrenmek isteyen, iyi öğrenciler
• Öğretmek isteyen iyi öğretmenler
• Öğrencilerin öğrenmesini isteyen, iyi okullar.
• Okulların iyi eğitim vermesini isteyen yöneticiler.

Bunlar zaten olması gereken şeyler diyeceksiniz. Doğru; olması gereken ama her zaman olmayan şeyler.
Bazılarının öncelikleri, bu saydıklarımızdan farklı olabilir: Belki de bazı öğrenciler, okula yalnızca diploma almak için geliyorlardır. Bazı öğretmenler, öncelikle kariyerlerinde ilerlemek, bazı okullar, para kazanmak, bazı yöneticiler ise öğrencileri ve öğretmenleri özel okullara ve dersanelere iteleyip, eğitim yükünü devletin sırtından atmak istiyor olabilir. Diğer bazı okullar ise, öğretim kadrolarında tasarımcı olmadığı halde, resim ya da bilgisayar eğitimi verdikleri bölümlerin adını ‘grafik bölümü’ olarak değiştirip, hem öğrencilerini, hem onların başvurduğu işyeri yöneticilerini hem de kendilerini kandırıyor olabilir. Bilerek ya da bilmeyerek (bazen yalnızca öğrencileri mezun olduktan sonra iş bulabilsinler diye) ülkemizin geleceği için hayati önemi olan tasarım mesleğini yozlaştırabilir, tanınmaz hale getirebilirler.

Bu ihtimallerin hiçbirinin bizim ülkemizde geçerli olmadığını, herkesin önceliğinin eğitim olduğunu kabul ederek, hayalimdeki tasarım eğitimini şöyle tarif edebilirim:

• Okulların akademisyenlere sunduğu maddi ve manevi olanaklar o kadar iyi ki, tasarım okullarını bitiren en iyi öğrenciler, okulda kariyer yapmak için yarışıyor. Okullar da onların en iyilerini öğretmen adayları olarak işe alıyor.

• Öğretmenler, becerikli ve çalışkan bir idari kadro tarafından destekleniyor; tüm zamanlarını mesleklerini geliştirmeye ve eğitime harcıyorlar.

• Piyasanın eksikleri ve ihtiyaçları (bugünkü değil, kendilerinin de henüz farkında olmadıkları, yarınki ihtiyaçları) sürekli izleniyor. Yeni açılan tasarım alanları eğitim programına dahil ediliyor.

• İyi tasarımlar izleyerek büyümüş, okuma ve araştırmayı hayatlarının parçası haline getirmiş, mutlaka tasarım öğrenmek isteyen, yetenekli öğrenciler bir araya toplanmış.

• Dersler tam saatinde, sınıfın tam mevcuduyla başlıyor ve bitiyor. Devamsızlık yok.

• Tüm öğrenciler, ilk iki yarıyılda bilgisayar programlarını öğreniyor. Sınıflarda öğrenci sayısı kadar bilgisayar var. Herkes akşama kadar sınıfta çalışıyor; çıktılarını sınıftaki yazıcıdan alıyor. Hocalarından gün içinde defalarca eleştiri alıp, projeyi çok kısa bir süre içinde, sınıfta bitirebiliyorlar.

• Dünyada yayımlanan önemli tasarım dergileri ve kitapları okul kütüphanesinde bulunabiliyor.

• Okulda herkes tasarım hakkında okuyor ve tartışıyor; pek çoğu da yazıyor.

Planlı ve disiplinli bir çalışma tarzınız olduğunu biliyoruz. Bize çalıştığınız ortamın özelliklerinden ve kullandığınız malzemelerden söz eder misiniz?

Ben kendimi çok planlı ve disiplinli bulmuyorum. Başka bir ülkede çalışsaydım belki de plansız ve disiplinsiz olduğum için işten atılırdım.

• Cağaloğlu’nda, 1978 yılında bir atölye kiraladım. 29 yıldır aynı yerde, Ayasofya’yı seyrederek tasarım yapıyorum ve bu konuda kendimi ayrıcalıklı görüyorum. (Dünyada 1400 yıllık bir binaya bakarak çalışan bir başka tasarımcı olduğunu sanmıyorum.)

• 1990’a kadar boyalar, fırçalar, rapidolarla çalıştım. 1990’da, bilgisayara geçtim. Yazıcılar, tarayıcılar, fotoğraf makineleri, bol bol kitap, genişçe bir arşiv. Kullandığım malzemeler bunlar.

Görev yaptığınız okullarda yıllık ders programını işlemenizin ötesinde öğrencilerinize çok değerli ve farklı bilgiler de veriyorsunuz. Onlara yalnız grafik sanatını ve uzmanı olduğunuz ambalaj tasarımını değil, duyarlı birer birey olmalarını da öğretmeyi amaçladığınızı görüyoruz. Grafik tasarımcıların ve sanatçıların, toplumda lider konumunda olması gerektiği görüşüne katılıyor musunuz? Sizce görsel sanat icra eden kişiler, toplumsal sorumluluklarını hangi yollarla yerine getirebilirler?

• Ben bir akademisyen değilim. Okullardaki işlevim, piyasa deneyimimi eğitime katmak. Ama bunu yaparken, kendimi yalnızca pratik uygulamalarla sınırlamıyorum. Tasarımcı, uygulamayı bilen ve kendinden isteneni uygulayan kişi değildir; düşünen, yorumlayan ve çözüm geliştiren kişidir. Önündeki projeyi biçimlendirirken, dünyayı ve yaşamı da biçimlendirmektedir. Bunu yapabilmek için dünyayı ve yaşamı tanımak zorundadır ve onlara karşı sorumluluk taşır.

Üretimde hangi kaynakların, ne ölçüde kullanılacağını tasarımcı belirler. Bunu belki tek başına yapmaz ama karar vericileri etkilemek için güçlü bir silaha sahiptir: Tasarımın büyüsüne!

Bir grafik tasarım yaptığınızda, onun iletileceği insanların değerlerine ve kültürüne karşı sorumluluğunuz vardır. O kültürün içine doğdunuz, onunla biçimlendiniz ama onu siz yaratmadınız. Dolayısıyla, tahrip etme hakkına sahip değilsiniz. Zedelemeden, eksiltmeden, kendinizden sonrakilere iletmekle yükümlüsünüz.

O tasarıma harcanacak paraya karşı sorumluluğunuz vardır. Fakirleştirilmiş ve borçlandırılmış bir ülkenin tasarımcısı olduğunuzu unutmamalısınız. Tasarladığınız şeyin basılması için harcanacak her kuruş -özellikle ithal malzeme kullanıyorsanız- ülkenizin borcunu biraz daha artırıyor.

O tasarımın basılması için harcanacak malzemeye karşı sorumluluğunuz vardır. Tasarladığınız kataloğun kâğıdını üretmek için kesilen ağaçlar yalnız size ait değildi. Kuşlara, sincaplara, böceklere de aitti. O ağaçların üzerinde artık yaşayamayacak, onların ürettiği oksijeni artık soluyamayacak olan her canlıya karşı da siz sorumlusunuz...

Burada sayılamayacak kadar çok sorumluluk gerektiren bir meslek, burada sayılamayacak kadar çok bilgi gerektirir. Tasarım, renklerle çizgileri bir araya getirip insanlara beğendirmekten çok daha fazla bir şeydir. Dolayısıyla, tasarım öğrencisi de biçimler oluşturmaktan çok daha fazlasını öğrenmelidir.
Ben bunları bir-iki yarıyılda öğretemem. Zaten öğretmek istediklerimin çoğunu ben de bilmiyorum. Yalnızca öğrenme isteği ve sorumluluk duygusu yaratmaya çalışıyorum.

2008'de kuruluşunun 30. yılını dolduracak olan Türkiye'nin köklü meslek kuruluşlarından GMK'nın kurucu üyeleri arasında yer alıyorsunuz. Bize bu topluluğun uygulamalarından ve hedeflerinden söz eder misiniz? GMK'nın, hedeflerine ulaşma yolunda attığı adımları nasıl değerlendiriyorsunuz?

GMK, ülkemizde grafik tasarımcıların soluduğu hava gibidir. Önemi büyüktür ama kimse varlığının farkında değildir.

GMK, aslında 30 yaşını bu yıl doldurdu. Çünkü kuruluş çalışmaları 1977’de başladı; 1978’de resmen kuruldu. Yalnızca üyelerine güvenerek, onlardan da gerekenden çok daha az ilgi ve destek görerek, yönetim kurullarında çalışan üyelerinin özverisiyle 30 yıldır ayakta duruyor ve pek çok önemli hizmet üretiyor. Üye olmayanlar da bu hizmetlerden ve sonuçlarından yararlandıkları için galiba insanlar bu yapılanları biraz da hafife alıyor.

İnsanlar GMK’ya uzaktan bakıp yapılanları küçümsüyor ve şöyle düşünüyorlar: “GMK’nın topladığı parayla çok daha fazlası yapılırdı. Bu kadar para nereye gidiyor?”

Oysa GMK, çalışmalarını topladığı aidatlardan çok, yönetim kurulu üyelerinin maddi ve manevi olanaklarını kullanarak sürdürür. Bugün kasasında para var, çünkü yıllardır kira, elektrik, su ve telefon parası ödemiyor. Çünkü dört yıldır Kemal Molu’nun ofisini kullanıyor. (Sevgili Kemal Molu, şu anda yönetim kurulu üyesi değil ama GMK’ya desteğini kesintisiz sürdürüyor.)

GMK, kendi işlerini yetiştirmek için zaten sabahlara kadar çalışmak zorunda olan yedi tasarımcının (yönetim kurulu üyelerinin) saatlerini, günlerini, haftalarını, bedava kullanıyor. Onların, kendileri için yararlanmadıkları çevrelerinin, kendileri için isteyemedikleri olanaklarından yararlanıyor. Baskı ve kâğıt parası vermeden ya da çok az vererek, duyurularını bastırıyor vb.

Bütün bunların sonunda yapılanlar yeterli mi? Tabii ki değil! Hiç bir zaman da olmadı.

Daha fazlası yapılamaz mı? Yapılır.

Kim yapar? Üyeler yapar.

GMK’nın 240 üyesinin her biri yılda bir işgününü meslektaşlarına ayırsa, yılda 240 günlük hizmet alırdık. Yani birileri bizim için, GMK yönetim kurulunun hizmetlerine ek olarak 2000 saate yakın çalışmış olurdu. Bir ver, 240 al. Kârlı değil mi?

Ne yazık ki üretimin çok düşük seviyede olduğu bir ülkede ambalaj tasarımının gelişmesi ve bu ülkedeki ambalaj tasarımcılarının dünya pazarıyla rekabet içinde olması pek mümkün görünmüyor. Tüm olumsuzluklara rağmen Türkiye'de ambalaj tasarımı denince akla ilk gelen isim olmayı başardınız. Yeteneğinizi ve yaratıcılığınızı, başka bir ülkede değerlendirmeyi düşündünüz mü?

Hiç düşünmedim; düşünemezdim de...

Tasarımcı, belirli bir kültürel coğrafya içinde çalışır. O coğrafyanın dilini kullanır ve geliştirir. Renklerin, biçimlerin, resimlerin, yazı karakterlerinin söylediği şeylerin bir bölümü kuşkusuz evrenseldir ama büyük bir bölümü de yereldir.

2003 yılında, piyasaya yeni çıkarılacak bir sigara markasının hazırlık çalışmasına katılmak üzere Pakistan’a gitmiştim. Müşteri, büyük bir sigara üreticisiydi. Bir toplantıda bana eski sigara ambalajlarının da yenileneceğini söylediler ve bu konuda da çalışmamı istediler. Onlara, bunu yapamayacağımı, 25 yıllık bir tasarımın Pakistanlı tüketici için anlamını değerlendiremeyeceğimi, bu işin Pakistanlı tasarımcılar tarafından yapılması gerektiğini söyledim. (Kulüp Rakısının ambalajını Danimarkalı bir tasarımcının yenilediğini düşünün.)

Biliyorum, son yıllarda tasarım dilinin evrensel olduğu sıkça söyleniyor. Bu kanaatin gerekçesi, aynı üretim teknolojisinin, dünyanın her tarafında kullanılıyor olması. Hepimiz aynı model gömlekler giymeye, aynı saatleri takmaya yöneltiliyoruz. Doğru, üretimin dili evrensel ama tüketimin dili henüz değil. Umarım, hiç bir zaman da olmaz. Sanayi, evrensel üretim teknolojisiyle, yerel ürünler üretmeye devam etmeli. Her ülkedeki her insanın kahvaltıda aynı şeyleri yediği, aynı yarışma programını izlediği, aynı tıraş kremini kullandığı bir dünya, herhalde çok sıkıcı bir yer olurdu.

Başka bir ülkede çalışmayı düşünmememin ikinci ve benim için daha önemli bir nedeni daha var: Dünya bizim asıl evimiz ve ben dünya üzerinde yaşayan her insana sevgi besliyorum ama onlara fazla bir borcum yok; hatta çoğundan alacaklıyım. Oysa kendi ülkemde yaşayan insanlara borçluyum. Onların, olmayan olanaklarıyla yaptıkları okullarda okudum. Maaşlarını onların ödediği öğretmenlerden tasarım öğrendim. Onların paralarıyla yapılan kütüphaneleri, konser salonlarını, sanat galerilerini kullandım. Bu kadar borcu, ancak bu ülkede çalışarak ödeyebilirim.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, bundan tam 80 yıl önce şöyle diyordu; "Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır". Ne yazık ki onu yitirdiğimiz gün başlayan ve bugün de bütün hızıyla devam eden karşıdevrim hareketi, dilimizin korunup geliştirilmesi için atılan bütün adımların önünü kesiyor. Türkçe firma isimlerinin giderek azaldığı, yabancı dildeki isimlerin her geçen gün daha da "cazibeli" sayıldığı toplumumuzda, Türk dilini yeniden ayağa kaldırmak ve Atatürk'ün gösterdiği hedefe ulaşabilmek için sizce ne gibi çalışmalar yapılması gerekiyor? Sınırsız bütçeniz ve yetkiniz olsaydı hangi yolu izlerdiniz?

Bu sorunun yetki kullanarak çözümlenebileceğini düşünseydim ve yetkim de olsaydı, öncelikle medyada yabancı isim kullanılmasını önlerdim. Bir gazete bayisine gidin; Türkçe dergi adı zor bulursunuz. Okuduğu ders kitapları bile Türkçe yanlışlarıyla dolu olan, sabahtan akşama yabancı filmler izleyen, “Hey Girl” ya da “Jo Jo Club” dergileri okuyarak büyüyen çocuklar, kendi işlerini kurduklarında İngilizce isim koydular diye şaşırmamalıyız.

Bizim ülkemizde, mümkün olsa, çocuklarına bile yabancı isim koyacak insanlar yaşıyor. Bunu nereden çıkarıyorum: Hayvanlarına bu isimleri koyuyorlar. Kentlerde, çevrenizdeki ev hayvanlarının adlarına bakın, çoğu İngilizcedir. Oysa köylerde köpekler Karabaş, Benek, Çomar; kediler ise Sarman, Duman, Zeytin gibi isimlerle çağrılır. Bu isimler o kadar yerine oturur ki, tanımadığınız biri “benim Sarman orada mı” diye sorsa, “hayır, burada Sarman yok” diye yanıtlayabilirsiniz. Bir de aynı kişinin “benim Susie orada mı?” diye sorduğunu düşünün.

Temel sorun, insanların Türk oldukları için (daha doğrusu ‘kendileri’ oldukları için) ne kadar memnun oldukları. Değillerse, yetkinizi kullanarak onları Türkçe düşünmeye, Türkçe konuşup yazmaya zorlayamazsınız. Ne yapar eder, dillerini kültürlerini bozmanın, yozlaştırmanın bir yolunu bulurlar.

Bu konu, yalnızca Türk olmakla değil, insan olmakla ve yaşama sevincini kaybetmemekle ilgili; o yüzden de çok önemli. “İyi ki bir başkası değilim, ‘kendim’im” diyebilmek, sevinç duyarak yaşamanın ön koşulu. İyi ki gözlerim kahverengi, iyi ki boyum 1.72, iyi ki saçlarım kumral (idi), iyi ki Nazım Hikmet’i de, Karacaoğlan’ı da yazdıkları dilde okuyabiliyorum. Amerika’da ya da İsviçre’de doğmuş olsaydım, belki bugün sahip olmadığım pek çok şeye sahip olacaktım ama Muallim İsmail Hakkı Bey’in ya da Cevdet Çağla’nın bestelerini dinlememiş, Genco Erkal’ı ve Şener Şen’i sahnede izlememiş, Ruhi Su’yu ve Mengü Ertel’i tanımamış, Nermi Uygur’la öğle yemekleri yememiş olacaktım. İnci Çayırlı’yı hiç dinlemeden yaşayıp, ölecektim.

Kültürel bağımsızlığını koruyamamış toplumlarda güçlü, yerleşik ve özgün bir tasarım kimliğinden söz etmek mümkün görünmüyor. Sizce bu kimliği en iyi şekilde yaratmayı başarmış ve kusursuz biçimde uygulamaya devam eden ülkeler hangileri?

Bu soruya doğru yanıt verecek kadar araştırma yapmış değilim ama kimlikleriyle gözüme çarpan ülkeler var tabii. Örneğin Hollanda, Polonya, Japonya ve İran.

Burada bir şeye dikkat etmek gerekiyor. Farklı alfabe kullanan ülkelerin tasarımlarını, sırf bu yüzden, özgün tasarımlar olarak algılıyor olabiliriz. Özellikle uzakdoğu ve ortadoğu ülkelerinin tasarımlarını değerlendirirken, bu ihtimali hesaba katarak, daha dikkatli bakmalıyız.

Marmara Üniversitesi’nde bir yüksek lisans öğrencisi (Deniz Dalman) bu konuyu anlatabilmek için çeşitli ülkelerde yapılmış tasarımların yazılarını bilgisayar ortamında değiştirdi. Bir afişten Arap ya da Japon yazısını çıkarıp, yerine Latin harfleriyle dizilmiş bir metin koyduğunda o afiş bir İsviçre afişine dönüşebiliyordu.

Temel sorun, hangi malzemeleri (desen, fotoğraf ya da yazı karakteri) kullandığınız değil, hangi kültür içinde biçimlendiğiniz. Kendi türkülerini dinleyerek yetişmiş bir bestecinin eline ister saz, ister elektrogitar verin; yaptığı müzik, Türk müziği olacaktır. Yalnızca Amerikan müziği dinleyerek yetişmiş bir Türk bestecinin eline de ister saz, ister ud verin; yaptığı müzik Amerikan müziği (büyük ihtimalle, Amerikan müziğinin kötü bir kopyası) olacaktır.

Ulusal kültüre karşı evrensel kültürü savunurken bir şeyi gözden kaçırmamalı: Evrensel kültür diye kabul etmeye zorlandığımız şey, temelde, bugün dünya ekonomisini yönetenlerin ulusal kültüründen başka bir şey değil.

Kültürel bağımsızlık, yaşamınızın bir zenginliği değil, kendisi. Kültürel bağımsızlığınız yoksa, siyasi bağımsızlığınız da yoktur. Dahası, siz de yoksunuz. Başka kültürler arasında yok olup gidersiniz. Dünyada bir zamanlar yaşadınız mı yoksa hiç varolmadınız mı; 500 yıl sonra bunu kimse hatırlamaz bile. Kültürün kaybolması ise yalnız o kültürün sahiplerini değil, tüm insanları fakirleştirir.

2004 yılında, 1000 dilbilim uzmanı, başka bir dile çevrilmesi en zor kelime olarak, güneydoğu Kongo'da konuşulan Tshiluba dilindeki 'iluga' kelimesini seçmişti. İluga, 'Her hangi bir kötü muameleyi ilk seferinde affetmeye hazır, ikincisinde hoşgörü gösteren, ama üçüncüsünde asla affetmeyen kişi' demekmiş. Afrika’nın bir köşesinde, bir grup insanın kullandığı bu kelime bugüne kadar yaşamasaydı, ifade ettiği kavram da çoktan yitip giderdi ve dünya bugünkünden daha fakir bir yer olurdu.

Atölyenizdeki ve bağlı bulunduğunuz okullardaki çalışmalarınızın dışında kendinize zaman ayırabiliyor musunuz? Yanıtınız "Evet" ise, bu zamanı nasıl değerlendiriyorsunuz? Sanatın başka hangi dallarıyla ilgilisiniz?

Eskiden konserlere daha sık gider, dans gösterilerini kaçırmamaya çalışırdım. Son yıllarda düzenli olarak yalnızca kitap okumaya zaman ayırabiliyorum. Sinemayı, özellikle Türk sinemasını izlemeye çalışıyorum. Haftada bir gün de masa tenisi oynuyorum.

Sıra, Bak Dergisi'nin zaman tüneli sorusuna geldi... Bu hayali yolculukta dilediğiniz kadar eskiye gidebiliyor ve sanat tarihinden yerli veya yabancı herhangi bir isimle, birlikte akşam yemeği yiyorsunuz. Siz kimi seçer ve ona neler sormak veya söylemek isterdiniz?

Birden fazla kişi davet etmem mümkün mü?

Ben evimde bir akşam yemeği vermek ve biraz kalabalık bir grubu ağırlamak isterdim. Şevki Bey’i, Refik Fersan’ı, Aleko Bacanos’u, Beethoven’i, Bach’ı, Miles Davis’i, Suphi Ziya Özbekkan’ı, Nazım Hikmet’i, Fuzuli’yi, Homeros’u, Dede Korkut’u, Dostoyevski’yi, Baki’yi, Antoine de Saint Exupery’yi, Karacaoğlan’ı, Panait Istrati’yi, Sait Faik’i, Siyahkalem’i, Levni’yi davet ederdim ve onlara hiç bir şey sormazdım. Sandalyemi bir köşeye çeker, sohbetlerini dinlerdim.

Bak Dergisi'nde 9. sayının konusu "Gece". Bu sözcük size neleri çağrıştırıyor?

Sessizlik, ders çalışma (en çok geceleri çalışırdım), müzik, aşk, sükûnet, sohbet, güzellik (gece, çirkinlikleri örter).

"İyi eğitim için dört şey gerekli; öğrenmek isteyen, iyi öğrenciler, öğretmek isteyen iyi öğretmenler, öğrencilerin öğrenmesini isteyen, iyi okullar, okulların iyi eğitim vermesini isteyen yöneticiler."

- İlhan Bilge / Bak 09
  • Hayatımda karşılaştığım, beni en çok etkileyen, sözlerini en çok hatırladığım, tanımaktan en büyük mutluluğu duyduğum öğretmenim sevgili İlhan Bilge oldu. Üniversite hayatı onsuz olmazdı. Ozan
  • İlhan Bilge, sevgili sınıf arkadaşım, çok ama çok düzgün insan, gözlerden uzak ama tanıyanlar için büyük bir değerdir. Sorularınıza verdiği cevapların tamamının altına imzamı atarım. Fazıl Bülent Kocamemi
  • süper bi röportaj

    özlem
  • * maks. 200 karakter
  • Gönder