Bak Dergisi'ni Facebook'tan da Takip Edin!
Facebook'ta Bak'ın hayranı olabilir veya Bak Dergisi grubuna katılabilirsiniz!

interviews

Ara:
Sayı Seç:
Bak | 08 Röportajları
Sizinle de röportaj yapmamızı ister misiniz? Bize ulaşın.

rastgele

rastgele
Elif Karakoç
Fotoğrafçı { elifkarakoc.deviantart.com }
Elif Karakoç

Ne zamandan beri fotoğrafla ilgileniyorsunuz? Bu konuda herhangi bir eğitim alıyor musunuz?

2004 yılında ailemin anı fotoğrafları çekmem için aldığı makine ile fotoğraf çekmeye başladım.
Güzel Sanatlar Lisesi resim bölümünde okuduğum için fotoğraflarımı, resim yaparkenki dikkat ve özeni göstererek çekiyorum. Bunun dışında fotoğraf ile ilgili başka bir eğitim almadım.

Aralarında ünlü fotoğrafçıların da bulunduğu çok sayıda sanatçı, fotoğrafın sanat olmadığını düşünüyor. Dijital görüntü teknolojilerinin yaygınlaşmasıyla bu tartışma yeniden geçerlilik kazanmaya başladı. Fransız fotoğrafçı Elliott Erwitt, "Bana göre fotoğraf, bir gözlem sanatıdır" diyor ve ekliyor; "Fotoğraf, sıradan bir mekanda ilginç şeyler bulabilmektir." Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

İnsanlar anı yakalamayı, hayatlarındaki güzel ve keyifli dakikaları dondurmayı çok severler.
Bu nedenle herkes fotoğraf çeker. Yani fotoğraf çekmek zor bir iş değildir.

Bana göre iki türlü “fotoğraf” vardır.
Biri, sokaktaki her insanın çekebileceği “an’ı kaydetmek” amacı ile çekilen “anı fotoğrafları”dır. Diğer “fotoğraf” ise, görme gücü ve yaratıcılığı olan insanın estetik kaygılar içerisinde çektiği enstantanelerdir.
Kadrajı, renkleri, netliği doğru ayarlayabilmek, dengeli bir kompozisyon kurabilmek, izleyiciye çeşitli duygular hissettirebilmektir.
Anı fotoğrafı çekmek isteyen bir fotoğrafçı, o kareye de estetik kaygılarını taşır.

Bir insanın estetik kaygısı taşıması, o insanın sıradan bir insan olmadığını gösterir. Sanatseverdir, resim, müzik, sinema, tiyatro ile ilgili ve kültürlüdür.
Deklanşöre her basan insanın “sanatçı” olması söz konusu değildir. Çekilen her fotoğrafın bir sanat eseri olması da aynı şekilde mümkün olamaz.
Ancak yaratıcılık, estetik, kadraj - kompozisyon - renk bilgisi ile çekilen bir fotoğraf, fotoğrafı çeken insanın sanatçı kişiliğini ortaya koymaktadır.
Buna göre, fotoğrafın bir sanat dalı olmadığını, ancak her insanın da fotoğraf çekemeyeceğini anlamış oluyoruz.

Türkiye'de ve dünyada, çalışmalarını beğeniyle takip ettiğiniz fotoğrafçılardan söz eder misiniz? Bu isimler hangi özellikleriyle size hitap ediyor?

Her zaman inanılmaz derecede saygı duyduğum, Türkiye’ye “fotoğraf” ı tanıtan Ara Güler, harika reklam ve moda fotoğrafları çeken, renklerine ve modellerine hayran olduğum Koray Birand, Her Karesini hayranlıkla izlediğim Gottfried Helnwein, fantastik fikirleri, olağanüstü kurgularıyla Ispanyol fotoğrafçı Eugenio Recuenco ve genç yaşına rağmen fotoğraf yolunda birçok başarıya imza atmış 16 yaşındaki sevgili arkadaşım Rengim Mütevellioğlu.

Fotoğraf, birçok sinemacının sanat dünyasındaki ilk durağıdır. Siz sinemayla ilgileniyor musunuz? Özellikle tercih ettiğiniz ülke sinemaları veya yönetmenler var mı?

Sinema hayatımdaki en önemli üç şeyden biri. Bir film izlerken her ayrıntıya ve espriye dikkat ederim. O kadar özenli ve titiz izlerim ki bazen konuyu kaçırdığım bile olur. Bazen de bir sahnede dalarım. Alan derinliğine ve renklere inanamam. Mekanın büyüsüne kapılırım. Müziğin ritmine takılırım.
Bir film izlerken aklıma devamlı yaratıcı fikirler gelir. Hatta çektiğim çoğu fotoğraf herhangi bir filmi izlerken hissettiğim duygulardan oluşmuştur. Birinci tercihim fotoğraf olmasaydı belki de ilerde oscar alabilirdim..

Fransız filmlerine bayılıyorum. Sanki Fransızlar “Filmlerimizde renkler hep doygun, arka fon her zaman flu ve müzikler hep mükemmel olacak” diye bir kural koymuşlar..
Geçenlerde Stanley Kubrick belgeseli izledim ve Kubrick’in sinemayı fotoğraf sayesinde sevdiğini, ilk fotoğrafını 16 yaşındayken “Look” dergisine sattığını öğrendim. Ve ardından dedim ki;
“Vay be, demek hala bir yönetmen olabilirim. Hiçbirşey için geç değil.”
Hiç belli olmaz, belki bir kaç ay sonra ilk fotoğrafımı Bak dergisine satarım : )

Bir filmdeki esprileri anlamak filmi izlerken benim gülümsememe neden oluyor istemsizce. Bu yüzden uzun ve önemsiz diyaloglara, klişeleşmiş sahnelere bayılıyorum. Bu yüzden Quentin Tarantino’ya içten içe derin bir saygı ve sevgi besliyorum. Jackie Brown, Kill Bill ve Rezervuar Köpeklerindeki klişe bagaj sahneleri mesela. Ya da ayaklarımı sevmemi hatta fotoğraflarını çekmemi sağlayan o meşhur ayak sahneleri. “Hmm evet bu bir Tarantino filmi bence” diyebiliyorsunuz ve bu çok önemli bence. Tarzınız herkes tarafından Kabul görüyor ve bir anda o tarza isminizi veriyorlar.

Bir ara sert bir hamurdan kocaman eller yapıp, onları modelimin ellerine takmayı ve böyle fotoğraflar çekmeyi düşünüyordum. Yapacaktım da. Ta ki Michel Gondry benden önce davranana dek. Önce üzüldüm ama sonra anladım ki tam benim sevdiğim tarzda şeyler yapan, çok geniş hayalgücüne sahip çok başarılı bir yönetmen var. Eternal Sunshine’da bu kadar hayal kırıklığına uğramamıştım tabii, çünkü o film çıktığı zamanlar fotoğraf çekmiyordum. Şimdilerde Michel Gondry’yi çok daha iyi tanıyorum ve tam sevdiğim türde, çekebilsem aynını çekeceğim filmler yapıyor. Bana rüyalarımdan esinlenip fotoğraf çekmemi söylüyor.

Fotoğraflarınızda bazen dijital müdahalelerle, bazen de renk düzenlemeleriyle eskitme çalışmaları yaptığınızı gözlemliyoruz. Hatta zaman zaman karelerinizin içeriğini oluşturan figür veya nesnelerde de geçmiş zaman kavramının öne çıktığı hissediliyor. Bunun, geçmişe yönelik özel bir ilgiden veya özlemden kaynaklandığını söyleyebilir miyiz?

Eskiye olan özlemin nedeni çok açık. Henüz çok fazla kirlenmemiş, ozon tabakası delinmemiş bir dünya. İnsanların sokağa tükürmediği, yan gözle baktığı için birbirlerini öldürmedikleri bir yer.
Kaliteli şarkılar ama dandik kayıtlar, siyah beyaz filmler, büyük ahizeli telefonlar, küf kokulu, rutubetli evler, at arabaları, gramofonlar, daha lezzetli sebzeler, Alaska frigo, melek çikletleri, iki renkli televizyonlar, Mustafa Kemal Atatürk, ve daha bir sürü göremediğim insan, tadamadığım lezzet, koklayamadığım, duyamadığım şey…
Bir eskiciye giriyor ve saatlerce bakınıyorum. Toz içinde bir ayna görüyorum. Kim bilir daha önce kimler bakmış bu aynaya, bu ayna daha önce kimlerin görüntüsünü içine kaydetmiş. Kırık camlı bir çerçeveye bakıyorum. Acaba içinde kimin fotoğrafı vardı. O insan şimdi nerede?
Hayran hayran plaklara bakıyorum. Kimdi bu kadar güzel bir müzik zevkine sahip olan kişi?
Eski kitaplara bakıyorum, kokluyorum. O yoğun “eski kokusu”nu iliklerimde hissediyorum. Sapsarı sayfalar, kıvrılmış sayfalar…
Ve eski Istanbul.
Tahta bavulumla tramvaya biniyorum Beyoğlundan.
Sonra yandan çarklı vapura atlıyorum bir anda. Kim bilir nereye gidiyorum.
Bilmem, o kadar eskidendi ki…

Sınırsız bütçeniz olsaydı nasıl bir fotoğraf projesi üretirdiniz? Hangi sanatçıyla ortak çalışmak ister, hangi modelleri kullanmayı tercih ederdiniz?

Fotoğrafa bakan insanları şaşırtacak kareler çekmeyi isterdim. Daha önce kimsenin çekmeye cesaret edemediği türden şeyler. Havada yüzen bir kız, denizin içinde yürüyen bir çocuk. Kocaman bir kitabın sayfalarını çevirmeye çalışan küçük bir adam, çok yüksek bir binadan atlayan kırmızı elbiseli bir kadın.
Benim düşünmekte bile zorlandığım şeyleri gerçekleştiren Eugenio Recuenco ile bir dakika çalışmak bile benim için yeterli olacaktır.
Bir sürü elmacık kemikleri çıkık, dalgalı kızıl saçlı, beyaz tenli ve yeşil gözlü modelim olmalı. Ayrıca birkaç tane de ikiz, üçüz modelim olmalı...

İlk sergi deneyiminizi geçtiğimiz ay Istanbul Street Style adlı etkinlikte yaşadınız. Teklifi aldığınızda neler hissettiğinizi ve serginin gerçekleştiği günü anlatır mısınız?

16 yaşında olduğum ve daha önce böyle bir projede yer almadığım için düşündüğümden daha çok heyecanlandım ve mutlu oldum. Istanbul Street Style benim için bir dönüm noktası oldu. Her an biraz daha sosyalleştiğimi ve fotoğraflarımı daha çok kişiye gösterebildiğimi hissettim. Fotoğraflarımın o taş duvarlarda sergilenmesi ve insanların gelip o fotoğraflar üzerine konuşması.
En güzeli de elimde fotoğraf makinem ile gezerken insanların fotoğraflarımın önünde durup onları izlemelerini yakalamış olmam. 16 yıllık hayatım boyunca (hatırlamadığım 5 seneyi de sayarsak) yaşadığım en mükemmel anlardan biriydi. Bunu her gün yaşamak isterdim.

Henüz 16 yaşındasınız ve önünüzde, sanatınızı icra edebileceğiniz çok uzun bir hayat var. Gelecekte kendinizi nerede görüyorsunuz? Hayattan beklentileriniz nelerdir?

Yüksek tavanlı eskitilmiş yeşil duvarlı tahta zeminli atölyemde kocaman tuvalime attığım astarın kurumasını beklemekten sıkılıp karanlık odama giriyorum ve birkaç gün önce çektiğim fotoğraflarımı basıyorum. Ardından onları mandallarla ipe asıyorum. Fotoğrafların kurumasını beklerken tuvalime ikinci katı atıyorum. Fotoğraf makinemi ve sarı sayfalı defterimi alıp şehrin eski sokaklarına dalıyorum. Bir iki kedi çiziyorum, uçan balon satan yaşlı adama gülümseyen küçük sarışın kızın fotoğrafını çekiyorum. Bir kafede “tiramisu” yiyip atölyeme dönüyorum. Bir bakıyorum ki ne göreyim. Kedim bütün terebentini yere dökmüş. Fırçalar, boyalar yerlere saçılmış. Hemen en sevdiğim şarkıyı açıp yerleri siliyorum, boyaları topluyorum. Ve bir anda ilham geliyor bana. Elindeki onlarca uçan balonu zaptedemeyen küçük sarışın kızın havalanışını çiziyorum tuvalime. Yeşil kadife elbiseli, dantel çoraplı, kırmızı balonlu kızın.

Bak Dergisi'nin 8. sayısında konumuz "Ben". Bu sözcük aklınıza neleri getiriyor? Kendinizi üç sözcük veya bir cümleyle anlatmanız gerekseydi neler söylerdiniz?

Duygu, nostalji, hıçkırık.

"Fransız filmlerine bayılıyorum. Sanki Fransızlar 'Filmlerimizde renkler hep doygun, arka fon her zaman flu ve müzikler hep mükemmel olacak' diye bir kural koymuşlar.."

- Elif Karakoç / Bak 08
  • * maks. 200 karakter
  • Gönder