Resim yapmaya ve hayatınızı sanatla kazanmaya ne zaman karar verdiniz? Bu kararı vermenizde çevrenizdeki insanların etkisi oldu mu?
İlkokul yıllarımda öğretmenlerim çok desteklediler. Üçüncü sınıfta bana bir sergi bile açtılar. O küçük yaşımda ileriki yaşamımı bu işle sürdüreceğim fikri hep kafamdaydı. Sarı sayfalı matematik defterimde karalamaların resimlerin aralarında bazı rakamlara ve sayılara da rastlamak mümkündü tabii!
Bu arada babam ve halam güzel resim yapardı. Genetik bir özellik olduğunu da düşünüyorum.
30 yılı aşkın çalışma hayatınızda reklam illüstrasyonlarından kitap kapaklarına, film afişlerinden ambalaj resimlemelerine kadar binlerce işe imza attınız. Afişleriniz dünyaca ünlü film dağıtıcısı şirketlerin duvarlarını süsledi, illüstrasyonunu yaptığınız reklam kampanyaları çok sayıda ödül aldı. İllüstrasyonun hayatınızda böylesine önemli bir yeri varken son yıllarda resim çalışmalarınıza ağırlık verdiniz. Bunun nedeni nedir? İllüstrasyon ile resim arasındaki ayrımı nasıl değerlendiriyorsunuz?
İllüstrasyon, sanatsal içeriği yanında güçlü bir anlatım aracıdır da aynı zamanda. Fotoğrafın çok yavaş bir teknolojik gelişme izlediği uzunca bir dönem illüstrasyon bu gücünü hep korudu. Tüm medya, reklamcılık, yayıncılık ve sinema sektörleri illüstrasyonu doyasıya kullandılar. Grafikle içiçe yaşayan illüstrasyon, bu ticari platformda büyük bir ivme kazandı. İllüstratörler de kazandılar. Ta ki bilgisayar teknolojisi tüm yaşama egemen oluncaya dek. Fırça ve boya ile – ruhla – yapılan illüstrasyon, sınırsız olanaklarına karşın nispeten daha ucuz olan bilgisayar teknolojisiyle baş edemiyor. Bu durum; hem maddi, hem duygusal anlamda illüstratörleri oldukça etkiledi tabii ki. Birçok illüstratör ya resme döndüler, ya da bilgisayar kullanarak dijital teknolojiye ayak uydurmak zorunda kaldılar.Benim de artık bir lüks olan illüstrasyonun yanında resme ağırlık vermem kaçınılmaz oldu.
İllüstrasyonla resim arasındaki tek fark ‘sipariş’ olgusudur benim düşünceme göre. Hiçbir illüstratör durduk yerde "Bugün oturayım da bir illüstrasyon yapayım" demez. Konusunu kendi belirlerse eğer, yaptığı illüstrasyon değil resimdir.
Türkiye’de illüstrasyonun gelişmesi ve illüstratörlerin bir araya gelmesi amacıyla ortaya çıkan İllüstratörler Derneği projesinin yaratıcıları arasında yer aldınız. Bize bu dernek ile ilgili çalışmalarınızdan ve dernek faaliyetlerinin bugüne kadar taşınamama nedenlerinden söz eder misiniz?
İllüstratörler Derneği, illüstratörlerin mesleki etkinliklerini örgütlü olarak demokratik işbirliği ve dayanışma zemininde kurumlaştırması ilkesiyle kuruldu. İllüstratörlerin mesleki ve ekonomik haklarını güvence altına almak, sosyal statülerini sağlamlaştırmak, telif hakları sorununa çözüm bulmak, sergi, seminer, tanıtıcı yayınlar gibi etkinlikler gerçekleştirmek amaçlanmıştı. Tabii bunlar, sponsorlar kanalıyla gerçekleştirilebilecek faaliyetlerdi. Bir takım girişimlerimiz sonuçsuz kaldı. Kendi olanaklarımızla – üyeler olarak – üçyüz illüstrasyondan oluşan dev bir sergi açtık Atatürk Kültür Merkezi’nde. İlgilenenler; çikolata ambalajının üstündeki illüstrasyonun, kitaptaki, film afişindeki resmin, basında izledikleri çizgiromanın orijinallerini gördüler. Akabinde iki sergi daha yaptık. Bir dönem elli illüstratör sayısına ulaşan bir meslek kuruluşuyduk.
Ancak örgütlü yaşamın bir türlü tesis edilemediği ülkemizde bizler de ayrılıklar yaşamaya başladık. Kategorize olduk. Sorunlarımızda, diyaloglarımızda ortak bir dil oluşturamadık. Üye sayımız gittikçe düştü ve uğraşlarla özverilerle yaşatmaya çalıştığımız derneğimizi kapatmak zorunda kaldık.
Bak Dergisi’nin ikinci sayısında Amerikalı illüstratör Jack Unruh, illüstrasyonun Amerika’daki durumunun çok kötü olduğunu belirtmiş ve bu durumu bir örnekle açıklamıştı; "Time dergisinin 2006 yılındaki bir sayısıyla 1980 yılındaki sayısını karşılaştırın, 80’dekinin daha ağır ve güçlü olduğunu farkedersiniz." Siz, ülkenizde ve dünyada illüstrasyonun gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Jack Unruh çok önemli bir illüstratör. İllüstrasyon, Amerika için çok önemli ve saygınlığı olan bir sanat kolu. Sinemanın, yayıncılığın, reklamcılığın birer dev endüstriye dönüştüğü Amerika’da da bizdeki benzer sorunlar yaşanıyorsa, buna, estetik ve sanatsal anlamda bir kalite açmazı teşhisi koymak gerekiyor diye düşünüyorum.
Türkiye’de illüstrasyonun, illüstratör sayısının azlığı dışında dünya illüstrasyonundan hiçbir farkı yok. İllüstrasyon, dijital teknoloji ve fotoğraf karşısında sayı anlamında mağlup gibi görünse de ben bunun bir süreç olduğuna ve bu dünyanın en eski sanat kollarından biri olan mesleğin yakın zamanda eski gücünü yakalayacağına inanıyorum.
Bilgisayar teknolojisi kullanılarak yapılan illüstrasyon da birçok anlamda ağırlığını hissettirdiği gibi çok başarılı görsel malzeme de yaratabiliyor. Bugün birçok çizgi roman çizeri, karikatürist çizgilerini bilgisayar teknolojisiyle, hem de çok kaliteli ve seri olarak renklendirebiliyor. Ancak ben yine de bilgisayarla yapılan illüstrasyonun bugün, bazen bir kolaycılık olduğunu ve inanılmaz bir hızla hizmet verdiği sektörleri etkilediğini düşünüyorum. Sinema afişlerindeki, kitap kapaklarındaki süperpoze dijital etkili grafik yapılandırmaları ise açıkçası samimiyetsiz buluyorum.
Teknolojiyi ne sıklıkta kullanıyorsunuz? Bilgisayar teknolojisinin görsel sanatlar üzerindeki yansımalarını nasıl yorumluyorsunuz?
Kültürel bazda teknolojik yardım alıyorum tabii ki. Ama yaptığım işte bilgisayarı, web sitemin ve e-posta adresimin dışında kullanmıyorum. Bilgisayar teknolojisinin görsel sanatlara olumlu etkisi yadsınamaz. Yerinde ve doğru kullanıldığında sınırları olmayan bir gerçek.
Yirmi yıl önce trilin kullanmayana grafiker denmezdi. Bugün bilgisayarı olmayan bir grafiker düşünebilir miyiz?
Arkanızda bir medya kuruluşunun desteği bile olsa, bin-ikibin tiraja ancak ulaşabileceğiniz bu kalitede bir dergi, bilgisayar teknolojisiyle tüm dünyada yayımlanabiliyorsa, bu, teknolojinin görsel sanatlar üzerindeki gülen yüzü değil de nedir?
Resimlerinizde çoğunlukla gerçek mekanlara ve deforme edilmemiş, anatomisi düzgün figürlere rastlıyoruz. Sanat tarihinin unutulmaz ressamlarından Claude Monet, "Sadece gördüğüm şeyi çizebilirim" diyor. Siz de tarzınızı yaratırken, rönesans resminin basit bir özeti gibi görünen bu cümleyi destekliyor musunuz? Soyut resme bakışınızdan söz eder misiniz?
Monet, en sevdiğim empresyonistlerden biri. O cümlesini desteklediğimi söyleyemem ancak o cümlenin nasıl bir sorunun cevabı olduğunu merak ediyorum doğrusu. Ben gördüğümün değil düşündüğümün resmini yapıyorum.
Genelde pek mekan kullanmıyorum. Figürlerimde küçük te olsa bazı deformasyonlar var ve özellikle ifadelerini, ruh hallerini yansıtmaya çalışıyorum yaptıkları işle ilintili olarak.
Soyutlamaları belli bir dozda seviyorum. Salt soyut – abstre – resmin de karşısında durmam mümkün değil. Resmin soyut ya da somut olmasından çok, iyi kurgulanmış ve iyi boyanmış olması daha önemli bana göre.
Bugüne kadar yaşadıklarınız, edindiğiniz tecrübeler ve bilgi birikimi ile 20’li yaşlarınıza geri dönme şansınız olduğunu hayal edin. Öğrencilik yıllarındasınız ve otuz yıl sonra neler olacağını biliyorsunuz. Hayatınızı şekillendirirken nelere dikkat ederdiniz?
O zaman daha kaliteli olduğu için bol bol kağıt, fırça ve tuval depolar ve kimseyi dinlemeden sürekli resim yapardım.
Geçmişe doğru küçük bir yolculuk daha yapıyor ve size; ister ülkenizde, ister dünyada sanat tarihinde iz bırakmış bir sanatçıyla akşam yemeği yeme şansı veriyoruz. Kimi seçerdiniz ve seçtiğiniz sanatçıya en çok neyi sormak isterdiniz?
Herbert Von Karayan’ı seçer; Mozart’ı, Wagner’i, Massenet’yi, Berlin Filarmoni ile nasıl partisyonsuz yorumladığını sorardım.
Çalışırken müzik dinler misiniz? Hangi müzik türünü, çalışmanızın ruhunu ve gidişatını değiştirecek kadar etkili buluyorsunuz?
Batı klasiği, Türk klasiği ve caz dinlerim. Zaman zaman beni inanılmaz etkilerler. Hatta bazen ağlatırlar bile.
Bak Dergisi’nde üçüncü sayımızın konusu "eski". Bu sözcüğü duyduğunuzda ilk olarak gözünüzde neler canlanıyor?
Güzel duygular canlanıyor. Daha yoksul ama vakur, daha uzak görüşlü, daha dingin, temiz halkım, televizyonsuz meyhane, Golden, Melek markalı cikletler, son derece basiretsiz olmalarına karşın fraklı, kravatlı siyasetçiler, Nevtron marka radyomuz, babamın yaptığı buzdolabı, tahta hollander’im vb.
Herkesin vardır benzer eskileri mutlaka. Birçoğumuz eskilerimize tekrar sahip olmak istemez miyiz? Mümkün olabilse o eskiler hemen yeniye dönüşmez mi yaşantımızda...
İlginiz ve samimi yanıtlarınız için teşekkür eder, sağlık, başarı ve sanat dolu yıllar dileriz.
Ben teşekkür ederim. Derginizi bir gün kütüphanemde de görmek isterim. Yayın yaşantınızda başarılar diliyorum.