1978 yılında İstanbul’da doğdun ve bu şehirde büyüdün. Şimdi çocukluk yıllarına geri dönsek ve 80’li yıllardaki Cemre’yi gizlice izlemeye koyulsak... Neler görürdük?
Gizlice izlemek mi?, Röntgen yani? Bu Bak Dergisi beni ilk soruda şoka uğrattı! Beni 80’li yıllarda sapık gibi gizlice izlerseniz bir yandan Iron Maiden dinlerken bir yandan da Sinclair ve Commodore 64’lerle joystick yardımı ile ağabeyinin yazdığı çizim programı ile çizim yapmaya çalışan bir velet görebilirsiniz.
Sabah akşam Kick Off ve Sensible Soccer oynayıp, kaza ile birine yenilirse sağı solu tekmeleyen bir çocuk… Gerçi şu anda da Fifa oynayıp sonra kırdığım gamepadleri tamir etmeye uğraşıyorum. Pek değişen bir şey yok.
O yıllarda büyük ağabeyim ve ben günde 22 saatlerini bilgisayar başında geçiren insanlardık. Ortanca ağabeyim ve babam şampiyon güreşçilerdi, onların bilgisayarla çok işi olmuyordu. Hatta o zamanlar insanlar bilgisayarı yazar kasadan ayıramadıkları için pek ne yaptığımızı da anlamıyorlardı. Yani düşünsenize, evde odasına kapanıp yazar kasa önünde 22 saat geçiren insanlar, bir yandan da manyak bir müzik çalıyor. Slayer, Antrax… Enteresan tabii!
Ama o atmosferde nasıl olduysa ağabeyimle beraber Amiga 500’de oyunlar yaptık. Dövüş oyunları, platform oyunları ama hiçbiri tamamen bitmemiş oyunlar. Haftasonları da Hürriyet gazetesinin Çarşaf karikatür okuluna giderdim. 7-8 yaşlarımda gitmeye başladığım için ilk 2 sene annem götürdü. Orada öğrendiğim çizim tekniklerini bilgisayarda kullandım ve zamanla Deluxepaint programı ile çizgifilmler üretmeye başladım. Tanesi 50-100kb tutan ama 100-200 framelik kısa animasyonlar… Sonra bu animasyonlarım disketler dolusu olmaya başladı. O kadar çok animasyon yaptım ki şu an düşününce diyorum herhalde asosyal bir çocukmuşum. Git çık dışarı, top oyna, arkadaşlarını döv. Gerçi dövme kısmını yapıyordum arada! Yani bilgisayar insanda stres yapıyor tabii. Bazen okul arkadaşlarıma paldır küldür girişiyordum! 80’li yıllardan anlatmaya kalksam "Napoleon Dynamite" tarzı bir film senaryosu çıkabilir. O yüzden artık kısa kesiyorum.
Canlandırma yapmaya ne zaman başladın?
Amiga 500’e ağabeyim ram almıştı. İşte o zaman, sanırım 1988 gibi… Ondan önce Deluxepaint’te 2’den fazla frame açamıyordum. Ram’in yardımı ile 100-200 karelik animasyonlar yapabildim.
80’lerle 90’ları karşılaştırsan... Önümüzdeki on yılın hangisi gibi geçmesini isterdin?
90’ların sonu gibi. Mimar Sinan yılları yani… İnsan ne kadar okul yıllarından uzaklaşıyorsa o kadar özlemeye başlıyor galiba. Enteresan. Ama tekrar dönüp okula devam eder misin desen, allah korusun derim.
Üniversite yıllarını, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin Grafik bölümünde geçirdin. Okulundaki ve Türkiye’deki sanat eğitimini nasıl değerlendiriyorsun? Sence sanat öğretilebilir mi?
Tabi ki öğretilebilir. Herkes sanatçı olabilir, bunu hep söylüyorum. Herkes sanatçı olabilir ama başarılı veya dahi olamaz. Sokaktan simitçiyi çevir, koy önüne çıplak bir kadın, çiz bunu de, 100 defa de… Yüzüncüde epey güzel bir resim çıkar. Ama olay o yüzüncüyü çizerken de birinciyi çiziyormuş kadar heyecan duymak zaten. Ama tabii ilk 3-5 resim nasıl olur bilmiyorum. O, simitçiye ve çıplak kadına bağlı.
Kişisel projen Fistik.com’da yayınladığın çizgifilmler büyük ilgi gördü, Karate Kamil karakterinin replikleri insanlar arasında espri konusu oldu. Karate Kamil’i nasıl yarattın?
O sıralarda Artnet Animasyon’da çalışıyordum. Haluk adında bir arkadaşım vardı. Japon çizgi filmleri hastası. Japonca çizgiromanlar okurdu, tahta kılıçlarla arkadaşlarıyla savaşırdı, tipi de hafif japona benziyordu. Bir gün Haluk müzik dinlerken bir bakayım ne dinliyor dedim, kulaklığını taktım kulağıma. Haluk Japon çizgifilmlerinin sonunda ince sesli Japon kadınların söylediği şarkılar vardır ya, hani uzaktan kumandayı ararsın hemen kanalı değiştirmek için, işte onlardan birini dinliyordu!
O anda kafamda Karate Kamil belirdi. Karate Haluk olamayacağından Kamil oldu. Zaten Türk karakteri öyle bir karakter ki, Türklük dışında bir şeyin içine koyunca hemen komik oluyor. Ben de birçok karikatürist gibi ondan faydalandım. Karate Kamil’e 3 senedir elimi bile süremiyorum, ama günü gelecek bu karakter de tekrar canlanacak. Bakalım ne zaman, onu bilmiyorum.
Karate Kamil 4’te yönetmen asistanlığını David Fincher’ın yaptığını biliyoruz :) Görsel anlayış olarak değerlendirdiğinde en yetenekli film yönetmeninin kim olduğunu düşünüyorsun?
David Fincher çok iyi. Kendisi ile Zodiac Killer filminde çalışma fırsatım oldu (!) Karate Kamil’e onun ismini geyik olsun diye yazmıştım. Yazarken kendisi ile çalışacağımı hiç zannetmiyordum ama Blur, filmin canlandırmalı storyboard işini almış. Bana da o filmden birkaç karakter modelleme işi verdiler. Böylece benim de David Fincher ile çalışma fırsatım oldu.
Bu adamın dışında Brad Bird, Telly Gilliam, Tim Burton, Miyazagi, Jim Jarmusch örnek aldığım yönetmenler.
Okuldan sonra Amerika’ya gittin ve New York’taki FDG Film Stüdyoları’nda çalıştın. Sonraki 10 ayını Check Six ve 3Dme’de geçirdin. Halen 2002 Kasım’ında girdiğin Blur Stüdyoları’nda çalışıyorsun. Çok kısa sürede müthiş bir ilerleme kaydettin. Bize Amerika maceranın başlangıcından söz eder misin?
Büyük ağabeyim Amerika’ya benden 3 yıl önce gitti, ben de onun yanına gidip iş aramaya başladım. Demoreel’ımı sağa sola yolladım, sonra Manhattan’daki FDG film stüdyosu benim visama sponsor oldu ve işe başladım. New York hiç sevdiğim bir yer değil. Uçakla üstünden geçmek çok zevkli ama içinde yaşamak rahatsızlık verici. Sonra Los Angeles’taki Check Six Studio çalışmalarımı gördü ve oraya girdim. Los Angeles’ta araban ve ehliyetin yoksa tam bir kabus yaşıyorsun. Ama o işleri hallettikten sonra çok güzel bir şehir. Check Six’te Playstation 2 için yapılan oyunlarda çalıştım, ama oyun sektörü bana pek cazip gelmedi. Realtime 3D’de çok fazla kısıtlama var. Çıkan sonuç da dünyanın en iyi oyununda bile film kadar iyi değil.
Demomu tekrar hazırlayıp Blur’a verdim. 3-5 sokak uzaklıktaydı, yürüyerek kasedi bıraktım, öbür gün cevap geldi ve iki hafta sonra çalışmaya başladım. Yaklaşık 3 senedir de orada çalışıyorum.
Blur’da Activision için Örümcek Adam karakteriyle ilgili çalıştın, Playdoh’a karakter modelledin, Sünger Bob için canlandırma yaptın. Bütün bu büyük işlerin arasında seni en çok keyiflendiren hangisi oldu?
Bunların arasında en keyif vereni Örümcek Adam oldu. Zevkli bir projeydi.
Şu an 28 yaşındasın ve Amerika’nın en büyük animasyon stüdyolarından birinde çalışıyorsun. Gelecekten beklentilerin ve hayattaki en büyük amacın nedir?
Daha iyi seviyeye gelip daha iyi filmlerde çalışmak diyebilirim. Ama belli bir doygunluğa ulaştıktan sonra kendi grubumu oluşturup kendi filmlerimi yapmayı da istiyorum.
Bak Dergisi’nin ikinci sayısının konusu "beyaz". Bu sözcük sana neyi çağrıştırıyor?
Beyaz deyince bu 10 senedir aynı esprileri yapan ama hala da komik olmayı başaran şovmenin dışında beyaz sayfa geliyor aklıma. Beyaz sayfa çok güzel bir şey, yeni bir çizime başlamanın heyecanı var. Müthiş bir çizim yapabileceğini düşünüp başlayıp, sonra ‘olmadı’ deyip buruşturup attıktan sonra yeni bir beyaz sayfa daha. Heyecan verici bir şey, güzel bir şey, ama siyah kadar karizmatik değil...
Siyah üzerine beyazla çizim yapmak da güzel bir şey. O zaman ışığı çiziyorsun. Ama beyaz üstüne siyahla çizmek, gölgeleri çizmek aslında...
"Beyaz deyince 'beyaz sayfa' geliyor aklıma. Yeni bir çizime başlamanın heyecanı. Müthiş bir çizim yapabileceğini düşünüp, başlayıp, sonra 'olmadı' deyip buruşturup attıktan sonra yeni bir beyaz sayfa daha..."
- Cemre Özkurt / Bak 02