- Bir Türk sanatçı olarak, yaşamınızı ve çalışmalarınızı Danimarka'da sürdürüyorsunuz. Sanat çevresini, insanların sanata bakış açısını ve ifade özgürlüğünü baz aldığınızda, Danimarka ile Türkiye arasında ne gibi benzerlikler ve farklılıklar görüyorsunuz?
Kendimi fotoğrafla ifade etmeye Türkiye'de başladım. Aile ziyaretlerimin dışında, yalnızca fotoğraf çekmek için de birçok kez İstanbul'a gittim.
Yalnız seyahat etmeye başladığımda henüz 16 yaşındaydım. Çok genç olmama rağmen tanıştığım insanlar bana yetişkin bir birey gibi, ciddiyetle yaklaştılar. Bu açıdan şanslı olduğumu söyleyebilirim.
Bence İstanbul, ruhun besini gibi… Sanat çevresinde tanıştığım bütün insanlar, tutkularıyla ilerledikleri bu yolda birbirlerine destek oluyorlar. Beni İstanbul'a aşık eden işte bu… Kalpleri sanat için çarpan insanlar, şehrin beslediği tutkularıyla, asla koparılamayacak, çok güçlü ve sıcak bağlar oluşturuyorlar. Böylesini başka hiçbir yerde görmedim.
Türkler, yeteneklerinden bahsetmekten korkmuyorlar. Danimarkalılar ise oldukça içlerine kapanıklar… Yaptıkları iş ve onun hakkında ne düşündüklerine dair hiçbir şeyden bahsetmeyi sevmiyorlar. Danimarka'da 'sanatçı' olmak bir hayli zor. Çünkü o sıfatla anılmanız için aradan çok uzun bir zamanın geçmesi gerektiğini farkediyorsunuz. Tabi bir yandan da, böylesine önemli bir değeri 'kazanmanız' gerektiğini öğreniyorsunuz. O aşamaya gelmiş insanların bile ayakları yere basıyor. İşin bu kısmını seviyorum.
Türk altyapısıyla Danimarka'da yaşıyor olduğum için şanslıyım. Her iki kültürün de artılarını harmanlayarak, kendim için hayal ettiğim, mükemmel birleşimi oluşturmaya çalışıyorum.
- Aarhus School of Architecture'da Mimarlık okuyorsunuz. Sizi bu alana yönelten en büyük etken nedir?
Aslında bugün yaptığım her şey, çocukluk yıllarımdan belliydi. Hem babam, hem de dedem, fotoğrafçılığa çok meraklı oldukları için, fotoğraf makinesiyle oynamak benim için alışılageldik bir şeydi. Ayrıca birbirinden güzel siyah beyaz fotoğraflarda onca anıyı saklayan aile albümlerine bakmaya da bayılırdım. Tabi ben de birçok insan gibi fotoğraf okumayı düşündüm, ama diğer taraftan, soyut ve özgür dünyamı bir kutunun içine sokmayı da istemedim. Yani tutkumu, 'eğitimden' korumaya karar verdim ve tarzımın, gitmek istediği yola gitmesine izin vermeyi tercih ettim.
Bu arada kız kardeşim de moda ve grafik tasarımcısı… Tasarıma ve modaya yakın bir ailenin içinde büyüdüm. Küçüklüğümden beri ellerimle bir şeyler yaratmayı ve onları işe yarar kılmayı çok sevdim. Henüz 14 yaşındayken tasarladığım takılar, Fredericia kasabasında yer alan küçük bir mağazada satılmıştı.
Bunların dışında tasarımın 'pazarlama' kısmına da hep yakın oldum. Kendimi, içinde bulunmaktan keyif aldığım, birlikte kullanışlı ve akıllıca fikirler ürettiğimiz bir ekibin içinde görebiliyorum.
Mimarlık eğitimi insana neredeyse her konu hakkında küçük şeyler öğretiyor. Kısaca özetlemek gerekirse aldığım eğitim sayesinde; fikir üretmeye başlamayı, onu geliştirmeyi ve sorunlara çözüm bulmayı öğrendim. Boşluğu, ışığı, malzemeleri tanıdım, insanlarla bir arada olup onların içinde bulundukları mekanları yakından gördüm. Bu durum, fotoğrafçılığıma hayal bile edemeyeceğiniz ölçüde katkı sağladı.
Sorunuza net bir yanıt vermem gerekirse şöyle söyleyebilirim; mimar olabilmek için, çok geniş bir yelpazede, hemen hemen her şeyle ilgileniyor olmalısınız. Ben, dünya ile ilgili her şeye ilgi duyuyorum ve bu bana sonsuz ilham veriyor. Toprak ve gökyüzü arasında, kendi ayaklarınız üzerinde yaşamayı, hayal edebilmeyi, zaman zaman da gerçekçi olmayı gösteriyor. Duyarlı biri için harika bir kombinasyon…
- Resim okumak isteyen biri için Roma, klasik müzik eğitimi almak isteyen biri için St. Petersburg ya da sinema öğrenmek isteyen biri için Hollywood, çok doğru ve anlaşılır tercihler olabilir. Peki bir mimar ya da mimar adayı için Danimarka nasıl bir ülke? Yaşadığınız yerin mimarisi ve şehir planı, günlük yaşantınızda ve fotoğraf sanatını icra ederken sizi heyecanlandırıyor mu?
Danimarka, mimarlık okumak için tek kelimeyle mükemmel bir ülke. Ailemin yaşamak için Danimarka'yı seçmiş olması benim için büyük bir şans. Mimarlık ve tasarımdan bahsedildiğinde, akla ilk gelen isimlerden birçoğu Danimarkalıdır. Sadelik ve minimalizmle harmanlanmış İskandinav tasarım anlayışını, işlevsellikle bir araya getirerek Kopenhag'daki SAS Hotel'i tasarlayan Arne Jacobsen buna güzel bir örnek olabilir. Sonra, dünyanın en önemli mimari eserlerinden biri olan Sydney'deki Opera Evi'ni çizen Jørn Utzon var. Düşünme şekli ve yaratıcı fikirleriyle birçok mimarlık öğrencisinin örnek aldığı bir sanatçıdır.
Genel olarak ele alırsak, Danimarkalı mimarlık öğrencilerinin gördüğü eğitim, bir yanıyla çok soyut, ancak aynı zamanda da oldukça gerçekçidir. İskandinav mimarisi, benim de hayranı olduğum minimalist çizgileriyle tanınır. Japonya'da da aynı sadeliğin olduğundan söz edebiliriz, ancak onlar daha çok şey deneyimler ve boşluk kavramını çok daha soyut biçimde kullanır.
İşlevselliğe daha çok önem veren Danimarkalı mimarlar, minimalist mimari ve tasarım anlayışının içinde konfor kavramını öncelikli olarak değerlendirirler. Yani hem insanların bakmaktan keyif alacağı şeyler tasarlarlar, hem de bu ürünlerin kullanışlı olmasının gerekliliğini ön plana çıkarırlar. Sanırım eşyalarının ve tasarımlarının dünya çapında bu denli popüler olmasının altındaki sebep de bu.
Danimarka'da irili ufaklı çok fazla boş alan var. Fotoğraf yeteneğinizi esere dönüştürmek için, hayal edebileceğiniz her türlü mekanı burada bulmanız mümkün. Kimsenin sizi rahatsız etmeyeceğinden de emin olabilirsiniz. Ülkede, yukarıya doğru gelişen bir yapılanma olmadığı için, fotoğraflarımda çoğunlukla düz alanlar, küçük ve rahat boşluklar ve mavi ışığın dokunuşlarıyla süslü tipik Danimarka evlerini görebilirsiniz. Danimarka o kadar doğal ki, neyin fotoğrafını çekerseniz çekin, ilginç ve dürüst olduğunu göreceksiniz.
- Bazı fotoğraflarınıza baktığımızda filmden alınmış oldukları izlenimine kapılıyoruz. Fotoğraf sanatçılarından bazıları, kendilerini ifade etmek ve ortaya sanat eserleri koymak noktasında fotoğrafın kendilerine yetmediğini düşünerek sinemaya da yöneliyorlar. Sizin için böyle bir durum söz konusu mu? Görsel bakış açısıyla sizi en çok etkileyen yönetmenler kimlerdir?
Sinema olmadan herhalde yaşayamazdım. Diğer birçok fotoğrafçı gibi ben de filmlerde kullanılan medyalardan büyük ilham alıyorum. Görsel ve işitsel açıdan zengin olan filmler, yaşadığım deneyimi üç boyutlu hale getiriyor. Genellikle beni çok etkileyen filmleri, birkaç gün sonra yeniden izliyorum. Özgürce hayallere dalabildiğim ve ilhamıyla beslendiğim başka bir dünyaya sürüklenme hissini çok seviyorum.
Filmlerde her şeyin servis edildiğini görüyorsunuz. Durumlar, ifadeler, mekanlar, hareket… Fotoğraf, bu anlamda sınırlı bir medya ve tüm bu duyguları ve öğeleri bir kareye sığdırmak oldukça güç bir iş. Sanırım bu yüzden hala fotoğrafı kullanarak konuşuyorum. Karelerimde, söyleyeceklerimi 'sessizce' söylüyorum ki, izleyenler, hissettikleri duygularla o fotoğraflara kendi seslerini verebilsinler.
Video dünyasına atılsaydım, onda da başka bir zorluk yaratmak isterdim. Örneğin, görüntü yönetimini 'müziğe' bırakırdım. Belki de bu yüzden sürekli yaratıcı müzik grupları için video klipler çekmeyi hayal ediyorum. Hareketli imajlarla anlatabileceğim bir hikayeleri var. Bu harika bir şey.
Sanırım hayalgücüm; Tim Burton'ın 'Hiçbir şey imkansız değildir' felsefesinden, Fatih Akın'ın gerçekçiliğinden ve kamera açılarından, Quentin Tarantino'nun ironilerinden ve abartılarından, Christopher Nolan'ın heyecan yaratma yönteminden, Darren Aronofsky'nin akıllardan çıkmayan perspektif kullanımından, Woody Allen'ın da sembolizminden ve insanları, çekici birer eser gibi yorumlama gücünden besleniyor.
Bunlar, benim için büyük ilham kaynakları. Yarattıkları dünyalara bayılıyorum. Duyguların bu ortak yaşamı, benim fotoğraflarıma da yansıyor.
- Bir sanatçının, ruh haline göre iş ürettiği gerçeğini hesaba katarak fotoğraflarınıza baktığımızda, izleyicinize hissettirdiğiniz duyguların çok çeşitli ve birbirinden oldukça farklı olduğunu gözlemliyoruz. Bazı karelere huzur ve mutluluk hakimken, bazı fotoğraflarda hüzün ağır basıyor. Ruh halinizin değişkenliği, çekeceğiniz kadrajları ne ölçüde etkiliyor?
Zaman zaman fotoğrafta öne çıkarmak istediğim noktaları düşünerek ve onlara konsantre olarak çekim yapmam gerekebiliyor. Ancak ne olursa olsun, duygularım mutlaka işlerimi etkiliyor. Özellikle de kendi portremi çekiyorsam… Objektife yalan söyleyemem. 'PS. I Love You' adlı çalışmamda bile kurgu yoktur. Orada gerçekten ağlamışımdır.
İnsanlarla çalışırken, ne yapmam gerektiği, bana doğal olarak geliveriyor. Renkler, içimdeki bazı duyguları harekete geçiriyor. Belki de hüzünlü fotoğraflarımın altında bu durum yatıyor… Bu arada Danimarka'nın bulutlu, yağmurlu ve sessiz atmosferinin de bir hayli hüzün dolu olduğunu söylemeliyim.
- Dijital fotoğraf teknolojisinin iyice yaygınlaşmasıyla birlikte, birbirine benzeyen görsel yapıtların sayısı da bir hayli artmaya başladı. Dijital çekim yapıp, sonucu eskiterek, analog fotoğrafa benzetme eğilimi, adeta bir modaya dönüştü. Bunun için bilgisayar programları, hatta telefon uygulamaları yazıldı.
Teknoloji, eski, kalitesiz ve dayanıksız fotoğrafları, daha uzun ömürlü ve kusursuz hale getirmeye çalıştıkça, insan, alıştığı tadı ve duyguları yakalamak için ters yönde bir çaba sarfediyor.
Bu bakış açısıyla, siz, görsel sanatların geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz?
İçinde yaşadığımız dönem ve olasılıkların giderek genişliyor olması, insanları her geçen gün daha da sabırsız hale getiriyor. Eski moda fotoğrafın cazibesi, daima varlığını koruyacak.
Bazıları için heyecan verici olan, fotoğrafları karanlık odada işleme süreci. Diğerleri için ise fotoğrafların görüntüsü ve üzerlerindeki organik dokular. Bunu da günümüz teknolojisiyle büyük ölçüde yapmak mümkün. Bu eğilimi, teknolojideki gelişimin ve insanların giderek artan sabırsızlığının sonucu olarak görüyorum. Bir yandan da ilginç geliyor tabii… Neden insanlar fotoğraflarının yıllarca önce çekilmiş gibi görünmesini ister? Sebebi renkler mi, dokular mı, yoksa geçmişe dair özledikleri duygular mı? Belki eski ile yeniyi birleştirme eğilimi, fotoğrafçılık tarihine geçecek yeni bir tarz, hatta bir '-izm'. Sanatçılar olarak her şeyden hoşlanmak zorunda değiliz ama pop kültürünün bizi sıkça vuran dalgalarını da kabul etmemiz gerekiyor.
- Kişisel çalışmalarınızın yanı sıra, müzisyenlerin ve grupların fotoğraflarını çektiğinizi ve bir "grup fotoğrafı" için oldukça sıradışı kareler yakaladığınızı görüyoruz.
Bu işi kendi tarzınızdan vazgeçmeden gerçekleştirmeyi başarıyorsunuz.
Müzik, sizin hayatınızda nasıl bir yere sahip? Müziğini, fotoğraflarınızla görselleştirmeyi en çok isteyeceğiniz şarkıcı ya da grup hangisidir?
Beni harekete geçiren ve gelişimlerini izlemekten hoşlandığım çok sayıda müzisyen var. Benim için hikayeleri çok önemli. Bu yüzden onlarla çalışmaya bayılıyorum. Onlar öykülerini getiriyorlar, ben de üzerine tuz ve karabiber ekliyorum.
Önce gruplar ya da müzisyenlerle bir araya geliyorum ve onlara, benimle çalışmayı seçerlerse, fotoğrafların sanatsal bir atmosfere sahip olacağını anlatıyorum. Bu durum çok ilgilerini çekiyor. Bu da benim şansım tabii… Tabi Danimarka'da, popüler kültürün görsel standartına sahip müzisyen fotoğrafları da çekiliyor. Bunu değiştirmek istiyorum. Müzik sanattır, öyleyse neden daha sanatsal görsel işlerle temsil edilmesin?
Daha çok, güçlü kişiliklere sahip olan sanatçı ve gruplarla çalışmak istiyorum. En büyük hayalim, Radiohead ve Grace Jones'un fotoğraflarını çekmek. Sanırım nedenini açıklamama pek gerek yok. Avustralyalı Kimbra'yı da çok isterdim. Sesi ve sahnesiyle beni büyülüyor. Harika bir şarkıcı… Ayrıca Danimarkalı Oh Land de çok yetenekli. Çok da güçlü bir karakteri var. İlk albümünden beri ilgiyle takip ediyorum. Son olarak da Türk bir müzisyen, Nil Karaibrahimgil'i sayabilirim… Hepsinden çok farklı ve çok ama çok güzel.
Sıradaki büyük işlerim, Danimarka'yı Eurovision Şarkı Yarışması'nda temsil edecek olan A Friend In London ve Avustralyalı Kimbra için olacak. Her ikisi için de çok heyecanlıyım.
- 22 senelik hayatınıza, çok daha kısa süreli kariyerinize göz attığımızda; kişisel ve karma sergiler, farklı etkinlikler, röportajlar ve tabii çok sayıda birbirinden yaratıcı fotoğraf görüyoruz. Son olarak da ViZU.AL Accessories adında yepyeni bir proje…
Bize bu çalışmadan söz eder misiniz?
Daha önce de söylediğim gibi, 14 yaşımdan beri takı tasarlıyorum. Ama hiçbir zaman, onu hayatımın büyük bir parçası haline getirmeyi düşünmedim. İnsanların, ellerimle yaptığım bir şeyi bedenlerinde taşımaları hoşuma gidiyor. Çalışmalarım sırasında bir çok tasarım yapıyordum ancak hiçbiri gerçek hayatta var olmuyordu. Bu yüzden de insanların 'taşıdığı' bir ürün tasarlamayı gerçekten özlemiştim.
2010 yılının yaz ayında İstanbul'daydım. Yaz tatilinde aile doktorumuza gidip check-up yaptırdım. Hiç enerjim kalmamıştı. Dışarıda da inanılmaz bir sıcak vardı. Evde kalmak ve yararlı bir şeyler yapmak istedim.
Öylece başladı… Çeşitli malzemeler aldım ve 6 ay boyunca tasarım yaptım. Şimdi, zincirlerden, plastikten ve deriden oluşan ilk koleksiyonumun tamamına yakını satılmış durumda. Şimdi, daha çok ahşap ve işlenmemiş malzeme kullanmayı düşündüğüm ikinci koleksiyonumu bekliyorum.
Benim takılarım, sınırlı sayıda oluyor. Her bir üründen 3-5 tane yapıyorum. İlgilenenler, Facebook'taki gruba göz atabilirler.
- Kalbinizde hem mimariyi, hem fotoğrafı, hem de moda tasarımını taşıyorsunuz… Geleceğe dair yaptığınız planlarda, hangisi, nereye oturuyor? 2020 yılını hayal ettiğinizde, kendinizi nerede, ne yaparken görüyorsunuz?
Bunu kendime her gün soruyordum. Ama yanıt vermek öyle zor ki, artık düşünmekten vazgeçtim. 5,5 yıldır fotoğrafçılık yapıyorum. Hiçbir zaman ara vermeyi düşünmedim. Fotoğraf, tüm planlarımın ve hayallerimin içinde daima büyük bir yere sahip. Bana en iyi yaptığım şeyi sorarsanız, yanıtım hiç tereddüt etmeden 'fotoğraf' olur. Ama bir yandan da hayatı öğrenmeyi seviyorum. Fotoğraflarla, hayatımın slayt gösterisini tasarlıyorum. Tasarım yapmayı ve insanlarla çalışmayı sevdiğim için Mimarlık okuyorum. O konuda da öğrenecek çok şey var… Mimariyle uğraşırken fotoğraftan besleniyorum. Yaptığım bu üç şeyin, ben var olduğum sürece devam etmesini istiyorum. Hayat daima karşıma sürprizler çıkardı. O yüzden de gelecek ile ilgili düşünmekten vazgeçtim. Şu an yaptığım şeyden keyif alıp almadığımı önemsiyorum sadece… Her şeyin de iyi olacağına inanıyorum.
- Bak Dergisi'nin 16. sayısında konumuz 'Şehir'. Bu sözcük size neleri ifade ediyor?
İnsanların, sürekli değişen hareketleriyle bir tuval üzerinde oluşturdukları desendir 'Şehir' benim için...