Bak Dergisi'ni Facebook'tan da Takip Edin!
Facebook'ta Bak'ın hayranı olabilir veya Bak Dergisi grubuna katılabilirsiniz!

interviews

Ara:
Sayı Seç:
Bak | 12 Röportajları
Sizinle de röportaj yapmamızı ister misiniz? Bize ulaşın.

rastgele

rastgele
Nicholas Routzen
Fotoğrafçı { www.nicholasroutzen.com }
Nicholas Routzen

- Kaliforniya’da dünyaya geldiniz ve şu an New York’ta yaşıyorsunuz. New York’a neden taşındınız? Doğduğunuz yer ile şu an içinde bulunduğunuz şehri karşılaştırdığınızda neler görüyorsunuz?

New York’a taşınma nedenlerimin başında, Los Angeles’ta ilham alamıyor olmam geliyordu. Bir şeyler yapmak için itildiğimi hissetmiyordum ve bunu benim için yapabilecek bir yere ihtiyacım vardı. New York’un benim alanımdaki en büyük yetenekleri barındırdığını biliyordum ve insanların saygısını kazanmak, işlerimi sunmak ve ihtiyacım olan motivasyonu alabilmek için oraya gitmeliydim. Birkaç kez yaşanabilecek yerleri görmek için New York’a seyahat ettim. Şehrin sanatçılarla, yarışmalarla ve motive olmuş insanlarla dolup taştığını gördüm. “İşte” dedim, “içinde bulunmam gereken yer burası!”. New York’ta iki gün yaşadıktan sonra ona aşık oldum. Buraya gelmek, verdiğim en doğru kararlardan biriydi.

Los Angeles’a yaklaşık 55 dakika mesafedeki küçük bir plaj kasabası olan Ventura bölgesinde büyüdüm. Okyanusun kıyısında bir plaj faresi olarak yaşadım. Dolayısıyla benim için New York’a taşınmak büyük bir değişiklikti. Okul yıllarında San Diego’da, Santa Barbara’da, San Francisco’da ve Hawaii’de bulundum. Her biri birbirinden çok farklı yerlerdi ve farklı çevrelerde yaşama konusunda bana çeşitlilik sağladı. Taşınmak ve seyahat etmek her zaman hayatımın önemli birer parçası oldu. Annem, beni ve erkek kardeşimi böyle yetiştirdi. Dünyanın birçok yerindeki yaşantıyı deneyimledim, fotoğraf çektim, sörf yaptım ya da sadece eğlenmek için gittim.

Ama hep New York’un Brooklyn kentindeki yerime geri döndüm.

- Annenizin, hayatınızın kahramanı olduğunu söylüyorsunuz. Bize ondan ve aranızdaki ilişkiden söz eder misiniz?

Annem, hayatımda en önemli rolü oynayan insanlardan biridir. Kardeşimi ve beni dünyaya getirdiği için teşekkür edeceğim kişi odur. Seni de unutmadım baba, hehe! Bana nasıl seveceğimi, nasıl sorumluluk alacağımı, saygıyı, korumayı, ilhamı ve var olmayı annem öğretti. Her normal ailede düşüşler, mutlu aileyi kurma çabası içinde yaşanan tartışmalar oluyordur. Biz de çıkışlar ve inişler yaşadık. Uzun koşunuzda her zaman sizinle olacak tek şey ailenizdir. Hayatı birlikte deneyimler, birlikte öğrenirsiniz. Annem de o ailenin bir parçası.

- Boş zamanlarınızda seyahat etmeyi çok sevdiğiniz anlaşılıyor. Bugüne kadar hangi ülkeleri ve şehirleri gezdiniz? Bu sıralar listenizin en üstünde hangi yerler var?

Evet, seyahat etmeye bayılırım. Arkadaşlarım bana, “Ee, şimdi nereye?” diye espriler yaparlar. Nerede olduğunu önemsemeden yeni şeyler ve yeni yerler görmeyi çok severim. Bir okyanus hayranı olarak, gördüğüm yerler çoğunlukla okyanus çevreleri ve adalar oluyor. Daha önce Endonezya’ya, Tayland’a, Romanya’ya, Cape Verde’ye, Kostarika’ya, Panama’ya, Londra’ya, İspanya’ya ve Hawaii’ye gittim. Son seyahatimi ise Turks and Caicos ve güzel St. Barts’a yaptım.
Hangi yerlerin favorilerim olduğunu söylemek benim için biraz zor. Çünkü hepsi diğerlerinden çok farklı ve özgün... Yine de St Barts’ın, bugüne kadar gördüğüm en güzel adalardan biri olduğunu söyleyebilirim.
Turks and Caicos’ta da tam anlamıyla taptığım küçük ve özel adalar vardı. Tamamen kendini dışarıya kapatmış, ılık ve tümüyle göz alıcı... Favorilerimden biri de Tayland. Yolculuğumun bir kısmı dağlarda geçti. Küçük köylerde yerlilerle birlikte kalmak... Bambaşka bir dünya!
Bu sıralar ziyaret etmek istediğim ülkeler arasında Avustralya, Brezilya, Galapagos, İzlanda ve Greenland var.

- Savaşlarla, terörle, küresel ısınma ve kirlilik gibi olumsuzluklarla savaşan bir gezegende “Hayat güzeldir” sloganıyla kendinizi gösteriyorsunuz. Böylesine karamsar bir tablonun içinde bu kadar olumlu olmayı nasıl başarıyorsunuz? Hayatla aranızdaki bu güçlü köprüyü neye borçlusunuz?

“Hayat güzeldir”, henüz 15 yaşımdayken gördüğüm küçük bir yapıştırmanın üzerinde yazıyordu. Avuçlar dolusu yapıştırma biriktirmekten, onu gördüğümde vazgeçmiştim. Sonraki yıllarda onları, sürekli görebileceğim yerlere yapıştırmaya başladım. Telefonuma, kamyonuma, cüzdanıma vb. Bu yapıştırma, bir bakışımla beni güldürebiliyordu.
10 yıl sonra, tüm yapıştırmalarım ortadan kaybolduğunda bunu sürekliliğe taşımam gerektiğine karar verdim. Kolumun içine, dirseğimle bileğim arasındaki yere “Hayat güzeldir” dövmesi yaptırdım. Bunu sadece, onu gördüğümde yüzüm güldüğü için değil, hayatın gerçekten güzel olduğunu hissettiğim için yaptım. Hayattaki bütün felaketlere ve sorunlara rağmen, mutluluklar, o karanlık yerlerde bile her zaman bulunabilir. Gerçekçi olarak bakıldığında, tabii ki insanlar her zaman mutlu değildir, fakat her zaman kendinden emin olan ve yaptıkları her şeyde mutluluğu bulabilen insanlar vardır. Ben de onlardan biriyim. Parası olmamak nedir, kötü bir yerde yaşamak nedir, kalbinin kırılması nedir, şanssızlık nedir, hepsini bilirim. Fakat yaşadığımız her şeyin içinde dersler vardır. Sadece bazen durup, hayatın o kadar da kötü olmadığını düşünmemiz gerekiyor. Genç ve çalışan bir Amerikalı olarak, içinde bulunulan bu duruma rağmen her zaman daha da kötüsü olabilir diye düşünürüm. Çoğumuz; evlerimizde, ailelerimizle, arkadaşlarımızla sağlıklı yaşayacak kadar şanslıyız. Dünyada ailelerin çocuklarına yedirecek yemek bulamadıkları çok yer var ve ben bunların bazılarını gözlerimle gördüm.

- Dijital fotoğraf teknolojisinin, görsel sanatlarda bir devrim olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Siz ne düşünüyorsunuz? Etkileyici fotoğraflarınızı çekerken ne tür ekipman kullanıyorsunuz?

Şu sıralar çoğunlukla dijital çekiyorum. Bir Canon 5d, Mark II’m ve bir de Lumix LX2’m var. Film her zaman benim favorimdir ama dijital de gerçekten harika. Günümüzde, sağladıkları yüksek çözünürlük ve lenslerinde kullanılan kaliteli camlarla, keskin, güzel ve büyük boyutlu görüntüler yakalayabiliyorsunuz. Dijital çekim yapma yetisi, fotoğraf dünyasının daha hızlı şekilde dönmesini sağlıyor, anında sonuçların değerlendirilebilmesine olanak tanıyor ve yeni teknikler yaratıyor. Her geçen gün, müthiş bir hızla, 20 ve daha fazla megapiksel çözünürlüğe sahip makinelerin yapılıyor olması büyük bir şey. Dijital dünyanın bu hızlı gelişimiyle birkaç yıl sonra nerede olacağımızı görmek ilginç olacak.
Dijital olsa da olmasa da, tüm yaratım işini makinede yapmaya çalışıyorum. Gördüğümü çekmeyi ve ona anlam yüklemek için araç olarak ışığı kullanmayı seviyorum. Konularımdan çoğunu, kolay taşınabilir flaşlarla aydınlatıyorum. Aynı zamanda doğal aydınlatma ile dolgu ışık ve bounce kullanmaktan da hoşlanıyorum. Çoğu zaman ışık, çektiğim ortamın ışığına bağımlı oluyor. O ortamla oynamaya da bayılıyorum.
Çoğunlukla figür çektiğim için, çekim sonrasındaki düzenlemelerimin tamamına yakını cilt rötuşu oluyor. Çekimlerimin hem güzel ve kusursuz, hem de gerçekçi olmasını seviyorum. Göz temasına da büyük önem veriyorum. Bu yüzden onların da iyi aydınlatılmasını sağlıyorum. Kavis (Curves), doygunluk ve karşıtlık (Contrast) da sıklıkla kullandığım küçük düzeltme araçları arasında yer alıyor.

- Renkleri gerçek bir usta gibi kullanıyorsunuz. Los Angeles’taki Amerikan Film Enstitüsü’nde yönetmenlere ve görüntü yönetmenlerine Renk ve Görsel Anlatım dersleri veren Patti Bellantoni, kitaplarından birinde şu öyküyü anlatıyor... Öğrencilerinden birinin ailesi, yemek odalarının duvar rengini değiştirmeye karar veriyor ve renk olarak da parlak kırmızıyı seçiyorlar. Hemen ardından evde, akşam yemeklerinde, bitmek bilmeyen bir huzursuzluk baş gösteriyor. Birkaç ay sonra sebebin duvar rengi olduğunu düşünüyorlar ve eski soluk sarı tonuna dönüş yapıyorlar. Tüm gerginlikler bir anda sonlanıveriyor.

Siz, renklerin yaşantımızda bu denli güçlü etkileri olduğuna inanıyor musunuz? Hayatınızın baskın rengi hangisidir? Ya kıyafetleriniz, çevreniz, eviniz, odanız ve çalışma alanınız?
Öncelikle teşekkür ederim. Renkler ve yerleştirmeler her zaman ilgimi çekmiştir. Çocukken doygun ve parlak renklere eğilimliydim. Çocukluğuma dönüp baktığımda, oradaki şeylerin bugünkü işlerime nasıl da yansıdığını görüp gülümsüyorum. Aslında bugün dışarı çıktım, renkli kalemler, rulo yapıştırıcı ve bir eskiz defteri aldım. Yaratıcılığımı lenslerin arasından değil, doğrudan kağıda dökmeye karar verdim. Çocukken çok fazla çizim ve boyama yapardım. Doğrusu her zaman bir sanatçıdan fazlası olacağımı ve asla bir fotoğrafçı olmayacağımı düşünürdüm. Hehe!
Renklerin hayatımızda çok güçlü etkileri olduğuna kesinlikle inanıyorum. Her yanımızda renklerle büyüyoruz. Baktığımız her yerde, yaptığımız her şeyde renkler var. Belli renklerin, insanlara, farklı anlamları ve farklı değerleri ifade etmesi, bir zaman meselesidir. Yıllarca izlediğimiz filmler ve okuduklarımızla, renkleri tecrübeyle bağdaştırırız. Her renk, kendi duygusunu ve ruh halini yansıtır. Sözünü ettiğiniz yemek odası gibi duvarına tek rengin hakim olduğu bir yerde bulunursanız, o rengin öngördüğü ruh haline bürünürsünüz. Bilindiği gibi koyu renkler, açık renklere oranla daha aksi ve huysuz olabilirler.
Benim odamın duvarlarında çok sayıda resim, poster, kartpostal ve çeşitli görsel malzemeler vardır. Bence olay hem renkle, hem de görsel malzemenin kendisiyle ilgilidir.
Şahsen ben, duvarları beyaz olan bir yerde daha iyi çalıştığımı hissediyorum. Çalışmalarımı yaptığım tavanaramın, beyaz ve motive edici olmasına dikkat ediyorum. Mekanıma renklerini; eşyalarım ve duvarlarımdaki görsel malzemeler verir.
Gardrobuma baktığınızda ise siyah tişört ve kot pantolonların, çeşitli renklerdeki kapşonların ve koyu renkli paltoların olduğunu görürsünüz. Vurgulu parlak renklerdense, siyah ve beyaz giymeyi tercih ediyorum. Konu ayakkabı olduğunda, biraz farklı olarak, pembe kareli Vanslarım, Aqua Vanslarım ve bazı diğer eğlenceli sokak kıyafetlerim de var.

- Gerçekleştirmeyi hayal ettiğiniz bir projeniz var mı? Hayallerinizi gerçekleştirmek için sınırsız bir bütçeniz olduğunu düşünün. Ne tarz bir şey yaratırdınız?

Vauv, yıldızlara dair bir soru... Bir tek proje hayalim olduğunu söylemem zor çünkü hayata geçirmekten hoşlanacağım çok sayıda şey var. Bilmelisiniz ki bunlardan çoğu seyahat ve tatille ilgili hehe! Size bir tek projeden söz edeceğim ve anlatmak istediğim ana fikri anlayacaksınız.
Yerinde fotoğraf çekmekten hoşlandığımı düşünürsek, bu proje dahilinde beni İzlanda, Greenland, Galapagos, Afrika ve İrlanda’da görebileceğinizi söyleyebilirim. Proje; moda fotoğrafından manzaraya, çevresel portrelerden yerellere, hatta haber fotoğraflarına kadar birçok tarzın birleşiminden meydana gelirdi. Sonunda kareler, dev boyutlu olarak sergilenirdi ve çekildikleri yerlerin sakinlerine geri verilirdi. Sert ciltli kitapları çıkarılır, ulusal ve uluslararası alanda satışa sunulurdu. Baskılar, katılan tüm aileler, çocuklar ve yerliler için yapılırdı.
Bu proje fikri, iş için gittiğim Cape Verde’de ailelerin ve çocukların Polaroid fotoğraflarını çekerken aklıma gelmişti. Yüzlerini Polaroid’lerde görmek çok güzeldi. Onların; kendilerinin veya çocuklarının fotoğraflarını hiç ellerinde tutmamış, hatta hiç görmemiş olmalarını bilmek bile başlı başına çok etkileyiciydi. Bu projeyi üzerine kurmak istediğim işte böyle yerler.

- Sinema, hayatınızın önemli bir bölümünü oluşturuyor. Ne tarz filmleri ve hangi yönetmenleri görsel bakış açınıza daha yakın buluyorsunuz?

Hm, isterseniz şöyle söyleyelim, benim gözlerim, gösterilen her şeyi görmeye programlı. Filmleri, ilham alabileceğim tüm yönleriyle alıyorum. Bu bir renk, kompozisyon, ışık, desen, açı veya başka bir şey olabilir.
Hem filmlerden, hem de yaşamdan çekip çıkardığım şeyler genelde küçük şeylerdir. Örneğin Quentin Tarantino’nun filmlerinden birinde, kullandığı lensin temizliği beni benden almıştı. Yüksek kaliteli portrelerin fazlalığı, renk kullanımı, filme aldığı desenler... Bazen kendimi, filmlerin neyle ilgili olduğundan çok ne gibi küçük detaylar içerdiğiyle ilgilenirken buluyorum.
Ayrıca; Sean Penn (Into The Wild), Christopher Nolan (Momento) ve Darren Aronofsky (Requiem For a Dream) de bana ilham veren yönetmenler arasında.

- Bak Dergisi’nin eski konuklarından ünlü moda ve reklam fotoğrafçısı Seb Janiak, sinemayla ilgili sorumuza şu yanıtı vermişti; “Hollywood öldü! Ama ilhamsızlıklarını gizleyebilecek kadar çok paraları var ve işler hala tıkırında”. Bu görüşe katılıyor musunuz? Avrupa sinemasıyla ilgilenir misiniz?

Hehe, “Hollywood öldü” sözü biraz komik. Sanırım insanlar bu sözü söylerken eski Hollywood’a gönderme yapıyorlar. Çünkü aslı, özgün ve görkemli Hollywood’dur. Ben de bugün eskisi kadar özgün ve görkemli olduğunu düşünmüyorum. Ama baktığımız her yerde ciddi bir değişimin ve adaptasyonun olduğunu görüyoruz. Adaptasyon, sürecin bir parçasıdır. Hollywood değişti, hem de çok fazla. Ama öldüğüne inanmıyorum.
Avrupa sinemasıyla çok yakından ilgileniyorum. Ne yazık ki çocukluğumda çok fazla örneğini göremedim ama daha yaratıcı şehirlerde ve çevrelerde yaşama ayrıcalığı, bana yabancı filmlerle daha iç içe olabilme fırsatını verdi. Ayrıca sevgilim de Fransız sinemasına ve yabancı filmlere büyük ilgi gösteriyor. Farklı şeylerle tanışmak çok güzel. Elimde olsaydı, sadece altyazıları izlerken ayrıntıları kaçırmamak için İtalyanca ve Fransızca öğrenirdim. Yapılacak işler: İtalyanca ve Fransızca öğren!

- Kurumsal bir fotoğraf çekiminde kendinizi ne kadar özgür hissediyorsunuz? Ne sıklıkta kuralları siz koyuyorsunuz?

Her projeye açık görüşlülükle yaklaşıyor ve olabildiğince fazla yaratıcı öğe katmaya çalışıyorum. İşlerini yaptığım bazı müşteriler, ne istediklerini tam anlamıyla bilen insanlar oluyorlar. Bu durumda özgürlükten söz etmek pek de mümkün olmuyor. Ancak böyle müşterilere sahip olmak gayet normal.
Ben, insanlarla işbirliği yapmayı seven ve başkalarının görüş ve düşüncelerini dinleyen biriyim. Çekim sırasında kendimi akıntıya bırakmak, birlikte çalıştığım kişilerin duygularını hissetmek ve herkesi rahat ettirmek isterim. Çevreniz ne kadar rahat olursa, birlikte çalıştığınız insanlar da o kadar sakin ve stressiz olurlar. Sonuçta iş iştir ve yaptığınız şey ne olursa olsun gerekli motivasyonu onda bulmalısınızdır. Günün sonunda hala bulamamışsanız, kendinize şunu hatırlatın; müşteriniz size kadar geldi, size işini teslim edecek kadar güvendi ve onlar için bir şey yaratmanızı istiyor.
Kural konusuna geldiğimizde, ben kendimi kural koymaya ihtiyaç duyan biri olarak görmüyorum. Son derece hoşgörülü ve yumuşak bir insanım. Ekibim de bunu bilir. Zaman çalışma zamanıysa, çalışma zamanıdır. Ortada bir sorun olduğunda vazgeçen veya “Ben bunu yapamayacağım” diyenler yerine çözüm üretebilen insanlarla çalışmayı seviyorum. Unutmamalı ki, tutkulu ve kararlı bir insanın şevkini kırmak çok kolaydır.

- Bak Dergisi’nde 12. sayının konusu “Kırmızı”. Bu sözcük size neyi ifade ediyor? “Kırmızı” bir anda yok olsaydı, dünyada neler değişirdi?

Hayatta kırmızının birçok çeşidi var. Benim için kırmızı, ‘aşk’tır. Ayrıca ateş ve tutku... Tutkulu ve sevgi dolu bir birey olarak yetiştirildim. Sanırım “kırmızı” denince aklıma bu kavramların gelmesinin nedeni bu.
Bence kırmızı, renk tayfımızın içinde kritik bir yere sahip. Birincil renklerimiz arasında dev bir role sahip olmasının yanında, onun kadar baskın ve güçlü bir rengin daha olmadığını düşünüyorum. Eğer kırmızı bir anda yok olsaydı, aşkımızı, kanımızı, ölümü, tutkuyu ve kalbi temsil eden tek rengi kaybetmiş olurduk.

 "Hayattaki bütün felaketlere ve sorunlara rağmen, mutluluklar, o karanlık yerlerde bile her zaman bulunabilir."

- Nicholas Routzen / Bak 12
  • * maks. 200 karakter
  • Gönder