- Modern yaşamın sanatınız için büyük bir ilham kanyağı olduğunu söylüyorsunuz. Modern yaşama, eserlerinizde nasıl ve ne şekilde yer veriyorsunuz? Çağımızın insanları için bunun ne gibi avantajları ve yan etkileri var? Bugün, 2000’li yıllarda yaşıyor olmaktan memnun musunuz, yoksa tarihin başka bir döneminde yaşamayı tercih eder miydiniz?
Modern yaşam beni büyülüyor. Benim için sanat eseri yaratmak, yaşamanın nasıl bir şey olduğunu keşfetmenin ve dünyayı anlamanın bir yolu...
Yaşantım üzerine düşündüğümde, onun, fiziksel olarak deneyimlediğim şeylerden çok, ikinci el kaynaklardan beslendiğini söyleyebiliyorum. İnternet, filmler, kitaplar gibi... Dünyanın her yerindeki her türlü bilgiye kolayca ulaşabilmeye bayılıyorum. 1920’lerde yaşayan insanların fotoğraflarını rahatlıkla bulabilirim. Ancak aynı zamanda bu kadar çok şeyi lenslerin ve ekranların arkasından görüyor olmanın da insanı dünyadan uzaklaştırdığını hissediyorum. Farkında olmadığım zamanlarda bile...
Okuldayken bana, bildiğin şeyleri yazmalı, bildiğin şeylerin resimlerini yapmalısın dendiğini hatırlıyorum. Mantıklıydı belki ama beni hayalkırıklığına uğratırdı. Sanırım çok fazla doğrudan kazandığım tecrübe olmadığı için... Çalışmalarımı internet, fotoğraflar, filmler ve kitaplar üzerine yapıyor olmam sanırım çok doğal. Birinci el tecrübelerim, ikinci el tecrübelerden geliyor.
Tarihten farklı bir dönemi işaret etmem gerekirse 1920’leri seçerdim. O dönemin, günümüzle önemli paralellikler taşıdığı kanısındayım. Güzel ama yıkılmamak için zor dayanan, sallantıdaki toplum fikri beni çok etkiliyor.
Tarihteki geçmiş dönemlerin yazılarına ve benzer şeylerine baktığımızda, insanların hep içinde bulundukları zamanda büyük bir değişimin yaşandığına inandıklarını görüyoruz. Oysa bugün, her şeyin iyiye veya kötüye gidebilme potansiyelinin olduğunu ve çok azının, olduğu gibi devam edebileceğini farketmek mümkün. Bana göre, yeni milenyumun bu ilk yıllarında genç olmak, 90’larda genç olmaktan çok farklı. Onlar sanki her şeyin aynı olduğunun ve aynı kalacağının hissedildiği dönemlerdi. Bugüne baktığınızda; çevresel değişimler, nüfus artışı, petrol ve diğer kaynakların tükenmeye başlaması sorunu, bilgisayar ve tıp teknolojilerindeki gelişmelerin yükselen hızı... İyi ya da kötü, bugün bir şeylerin aynı kaldığını görmek pek de kolay değil.
- Birbirinden güzel ve etkileyici çalışmalarınızda karışık teknik kullanıyorsunuz. Göz alıcı tarzınızı yaratırken akrilik boyadan fotoğraflara, kömür kalemlerden dokulara, birçok araç ve tarzı bir araya getiriyorsunuz. Eserlere nefes aldıran büyük boşlukların da içinde bulunduğu o özgün düzenlemeleri yaratma konusunda gerçek bir ustasınız. Bu şekilde çalışmaya nasıl ve ne zaman karar verdiniz?
Eskiden çok daha gerçekçi çalışırdım (Şimdi de bir anlamda öyle olduğu söylenebilir). Daha sonra çeşitli alan ve tekniklerin; beni ondan uzaklaştırdığını ve resimle anlatmak istediklerime konsantre olmama yardım ettiklerini keşfettim. Geçen 10 yılda çalışma yöntemlerimde birçok büyük değişikliğe gittim. Kurşun kalem çiziminden karışık teknik resimlere, fotokopilerle deneyler yapmaya, Photoshop kullanarak çalışmaya ve son olarak yeniden karışık tekniğe... Bu dönüşümlerin bana gerçekten çok yardımcı olduğunu düşünüyorum. Her birinden farklı şeyler aldım, en önemlisi de bir işin içeriğine odaklanmayı öğrendim. Önceleri Photoshop’tan elle çizime dönmek zor oldu, ama şu an fiziksel olarak resim yapıyor olmak bana gerçekten büyük keyif veriyor. Bu öğrenilen bir tecrübe ve birçok geliştirme yolu mevcut, ama çok da eğlenceli.
Kompozisyon konusunda ise odak ve boşluk yaratmaya çalışıyorum. İnsanların çevreleriyle ilişkilerine dikkat ediyorum. Dolayısıyla bu noktada figürler ile boşluklar arasındaki dengeyi kuruyorum. Bazı resimlerime baktığımda onların biraz fazla yoğun olduklarını görüyorum. Bazı öğeleri çıkarmak gerektiğini düşünüyorum. Öyle olduğunda resimler gerçek anlamda şekillenmeye başlıyorlar. Yaratmak istediğim tarza en uygun görselliği elde etmek için farklı alanları bağımsız veya birbiriyle ilişkili şekilde kullanıyorum.
Çalışmalarımdaki birçok öğe özgün değil. Doğrusu benden önceki sanatçılara çok şey borçluyum. Çağdaş veya eski birçok sanatçıdan çok fazla şey aldım. Başka bir sanatçının çalışmasına uzun süre bakmaktan kendimi uzaklaştırmaya çalışıyorum. Çünkü sonunda ya ona benzer şeyler yapıyorsunuz, ya da onun tarzından kopmak için büyük çaba harcamanız gerekiyor. Okuldan mezun olduktan yaklaşık bir yıl sonra, birkaç yıl boyunca kimsenin işine bakmamaya ve bu yolla ne yapacağıma odaklanmaya karar verdim. Fotoğrafçıların ve yönetmenlerin işlerini incelemeye bayılıyorum. Bence onlar bazen açılar ve yerleştirmeler konusunda birçok ressamdan daha çok çalışıyorlar.
- Sizce sanatçıların, işlerinde dünya ile ilgili bir şeyler söyleme sorumlulukları var mı? Daha duyarlı olmak ve insanlara gerçek doğruları göstererek hayatı daha iyi kılmak gibi bir görevleri var mı? Siz, duyarlı bir sanatçı, hatta belki de bir eylemci olarak, dünyanın geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sanatçıların geneli için geçerli olmayabilir, ancak ben, çalışmalarımda dünya ile ilgili bir şeyler dile getirmeyi, en azından hissettiklerimi yansıtmayı önemli buluyorum. İnsanlara ne düşünmeleri gerektiğini anlatmak yerine bunu resimlerimle yapmayı tercih ediyorum. Doğrusu dünyayı daha yaşanabilir kılmak için çalışmaya nasıl başlanacağı konusunda bir fikrim bile yok.
Bence dünyanın geleceği büyüleyici... Birçok şey; ya çok iyiye, ya da çok kötüye gidecekmiş gibi görünüyor. Her iki aşırı uçta da insan bir şekilde yaşamanın yolunu bulacak. Yoksa dünyadaki ilk toplum, sonraki 10-20 yıl içinde yok olup giderdi. Toplumumuza yönelttiğimiz tüm eleştirilere rağmen, ben onun bir ürünüyüm. Sonunda devrim kendini gösterirse ilk ölen de ben olacağım.
İyi ya da kötü, olacakları görmeyi ilgiyle bekliyorum.
- 11 Eylül ile ilgili neler düşünüyorsunuz? George W. Bush şöyle diyor; “Bu genç yüzyıl, özgürlüğün yüzyılı olacaktır.” Sizce bu söylem, böyle politikacılarla gerçek olabilir mi? Bay Bush’u üç sözcük veya bir cümleyle nasıl tanımlarsınız?
11 Eylül’ün bir trajedi olduğunu düşünüyorum. Bugün bile hala, o gün gerçekten ne olduğunu, ne yaşandığını algılamakta güçlük çekiyorum. 11 Eylül gibi, Hiroshima ve Nagasaki’deki bombalamalar gibi, Dresden gibi olaylar beni korkutuyor. Çünkü ben burada oturup, bu olaylarla ilgili bilgileri okuyup, resimlerine bakıyorum. Güvendeyim ve olaylardan uzağım. Bu halimle, bu ürkütücü şeylerin gerçekten olduğuna ve insanların bunları gerçekten yaşadıklarına akıl erdiremiyorum.
George W. Bush, iyi bir lideri hak eden ve ona şiddetle ihtiyacı olan bir ülke için korkunç bir başkan. Sanırım bazı şeyleri gereğinden fazla yalınlaştırma alışkanlığımız, odak noktamıza liderleri yerleştiriyor. Oysa asıl konu, organizasyonun tamamı... Bir yönetimi tamamen nasıl değiştirirsiniz, hiçbir fikrim yok. Ancak bana kalırsa, her ne kadar uzunca bir süre geçmiş ve onarılması uzun zaman alacak hasarlar meydana gelmiş olsa da, insanların bunu görmesi ve tepki geliştirmesi yararlı oldu. Böyle şeylerin değişmesi malesef hayal kırıklığı yaratacak derecede yavaş işleyebilir fakat bence bu denememek için bir sebep değil.
- Müziğin, yaşamınızda önemli bir rolü var. Müzik, çalışma sürecinize ve eserlerinize nasıl etki ediyor?
Pek kolay bir soru olmamakla birlikte, hangi şarkıcı veya grubu bir numaralı favoriniz olarak gösterebilirsiniz?
Heh, kurnaz bir soru. Sanırım bir numaralı favorim hala Portishead. Onları birkaç ay önce All Tomorrow’s Parties’de canlı olarak izledim ve gerçekten harikalardı. Yeni albümlerini sabırsızlıkla bekliyorum, sanırım bu ayın sonunda çıkacak. Şarkıları bütün bir gün dinlenebilecek bir grup söylemem gerekirse, Godspeed You! Black Emperor diyebilirim. Müzik, yaratım sürecimde büyük rol oynuyor. Resim yaparken kulağımda kulaklıklarım varsa, birkaç yudum da bir şeyler içmişsem kendimi kusursuz hissediyorum.
- Sinemayla da yakından ilgilendiğinizi ve çoğunlukla bağımsız filmleri tercih ettiğinizi biliyoruz. Hollywood tarzıyla ilgili neler düşünüyorsunuz? Hangi yönetmenleri görsel bakış açınıza daha yakın buluyorsunuz?
David Lynch ve Akira Kurosawa filmlerini seviyorum. Bence muhteşemler. Son olarak Alain Resnais’in “Hiroshima Mon Amour” ve “Last Year in Marienbad” filmlerini izledim. Bu tür filmleri hem kavramsal, hem de görsel açıdan gerçek anlamda ilham verici buluyorum. Şunu söylemeliyim ki, kendime “daha yakın” hissettiklerim, acımasızca çaldıklarımdır.
Hollywood filmleriyle ilgili ne düşündüğümü hala bilmiyorum. Sevgi – nefret ilişkisi gibi bir şey... Değersiz, alt kültüre dair bulduğum etkileyici bir şey bu. Belki de dünyadaki tüm bu fırsatlar ve zenginlikler yüzünden böyleyiz. Bu kadar kötü olduğuna inanamıyorum ama belki o da her şey kadar iyidir.
- Zamanda yolculuk yapma ve bir sanatçının stüdyosunu ziyaret etme şansınız olsaydı kimi seçer ve ona neler söylerdiniz?
Emin değilim. Belki Egon Schiele. İşlerini çok severim ve bana göre birçok yönden çok çağdaş biridir. O dönemdeki yaşamı deneyimlemek ve onun kendini zamana nasıl uydurduğunu görmek ilginç olurdu. Nelerden bahsedeceğimiz konusunda pek bir fikrim yok, muhtemelen güzel kızlardan... Ayrıca ona yakında öleceğini de söyler miydim bilmiyorum.
- Bak Dergisi’nin 12. sayısında konumuz “Kırmızı”. Bu sözcük size neleri ifade ediyor? David Lynch filmlerinin ne renk olduğu sorulsaydı yanıtınız kırmızı olur muydu?
Kırmızı harika bir renk. Ve evet, sanırım David Lynch’in filmlerini tanımlamak için seçilebilecek en iyi renklerden biri de o. Ben daha çok renkleri, tek başlarına değil, diğer renklerle ilişkilerini ve uyumlarını düşünerek değerlendiriyorum.
Benim için kırmızı; sıcak ve canlı gibi olumlu sıfatlarının yanısıra, şiddet ve kan gibi olumsuz şeyleri de ifade eder. Mavinin bir yandan dinginliği, diğer yandan da soğukluğu hissettirdiği gibi... Belki de hepsi, aynı şeyin parçaları... Hayatta da; soğukluğun, dinginliğin ve ölümün karşısında sıcaklık, hareketlilik ve mücadele vardır. Çin’de kırmızının şans rengi olduğunu okumuştum. Biz de kırmızıya o rengi yükleyerek devam edelim.