Gelecek Bak'ın Konusu: Yüz
'Yüz' sözcüğü sana neyi çağrıştırıyor? Düşün, yarat, gönder ve kazan! Ayrıntılar için hemen tıkla!

interviews

Ara:
Sayı Seç:
Bak | 11 Röportajları
Sizinle de röportaj yapmamızı ister misiniz? Bize ulaşın.

rastgele

rastgele
Craig Ward
Grafik Tasarımcı { www.wordsarepictures.co.uk }
Craig Ward

Bize çalışma alanınızdan söz eder misiniz? Neye benziyor? Masanızda asla vazgeçemeyeceğiniz nesneler var mı?

Son derece organik bir düzenle çalışıyorum. Fikirlerimin, uygun görünen herhangi bir yöne gitmelerine izin veriyorum ve çok çeşitli malzemeler kullanıyorum, bu yüzden de çalışma alanım sürekli değişen, tanımlanamayan bir alana dönüşüyor. Evimde, bir arkadaşımın stüdyosunda veya tasarımcı ve sanat yönetmeni olarak bulunduğum reklam ajansının ofisinde çalışabiliyorum. Bir gün kendi evimin salonundaki masada, yanımda baskı ve yazı koleksiyonu yapan Adana’mla birlikte çalışabilirim. Bir hafta sonra tahta baskıdan kazıma kalıntıları kalmış olabilir, ya da taşınabilir bilgisayarımı, tarayıcımı ve dijital fotoğraf makinemi yerleştirip orayı küçük bir stüdyoya çevirebilirim.

Nerede çalışırsam çalışayım, bu yerlerin ortak paydası (kahve dışında) eskiz defterim olur. Resmi veya kişisel, gerçek veya kuramsal bütün projelerin başlangıç noktası olan defterim... Eskizlerin baştan savma olması veya aceleyle yapılması önemli değil. Onu sürekli yanımda taşırım ve asıl düşünceyi kaybetmemek için, çalışırken sürekli dönüp bakarım.

Grafik tasarım ve başarılı tipografi uygulamalarıyla bezenmiş bir şehir olarak, Londra size ilham veriyor mu? Taşınmanız gerekseydi nereyi tercih ederdiniz?

Londra’dan ilham almamak imkansızdır. Çocukluğumda, Doğu İngiltere’nin Lincolnshire adlı küçük bir köyünde, en yakın McDonalds’ın yaklaşık 50 kilometre mesafede olduğu bir yerde yaşadım. Bunu kötü bir şey olarak söylemiyorum, ama... O kadar uzaktı ki... Londra başka bir dünya gibi gelirdi. Ona “Duman” derdik. Tanıdığım kimse orada yaşamamış, hatta bunu istememişti bile. Benim içimdeyse hep ona karşı bir ilgi vardı. Bilinmeyenin çekiciliği, yüksek binalar, sunduğu fırsatlar, pahalı evler, telaşı ve koşuşturmacası... Tasarımcı olacağımı bilmeden önce de orada olmak istiyordum.

Londra’nın sahip olduğu mirasın ve tarihin içinde kaybolursunuz. Çoğu sabah işe giderken aynı yolu kullanıyorum, ama hala binaların üzerinde yeni farkettiğim ayrıntılarla karşılaşabiliyorum. Sadece orada olduğumu bilmek bile beni gülümsetiyor. Ulusal Galeri’yi geçiyorum, tiyatro bölgesini geride bırakıyorum, The Ivy’den devam ediyorum. O 100 metrelik alanda 15 farklı dil duyabiliyorum. Bu bende ne kadar önemsiz olduğum hissini uyandırıyor. Ama aynı zamanda gençken burada var olmanın ve bu yerin tadını çıkarmanın mutluluğunu da yaşıyorum. Her bir dönüşte bana yeniden ilham veriyor. İngiltere’nin yaratım merkezi olarak da Londra’nın, yokluğuna dayanamayacağım bir yer olduğunu düşünüyorum.

Her ne kadar bir parçam günün birinde köye geri dönmemi istiyor olsa da (ki bu da farklı yönleriyle son derece ilham verici olabilir), benzer bir ilgiyi çocukluğumdan beri New York’a karşı da duyuyorum. Orası da, fırsatlar el verirse, çalışmak için belli bir zaman geçirmekten büyük keyif alacağım bir yer. Gerçekten şehrin içinde bir dünya sanki... Orada sadece kısacık bir zaman geçirmiş olsam da edindiğim bazı tecrübeler, gördüklerim, tanıştığım insanlar ve soluduğum hava onu çok özel kılıyor benim için.

Mac Baumwell, “Her harf, yanındakiyle flört halinde olmalıdır” diyor. Sizce tipografik bir kompozisyonu iyi kılan özellikler nelerdir?

Diğer çoğu yaratıcı alanın aksine, yazı ile çalışırken, takip etmeyi seçeceğiniz çok sayıda kural vardır. Bunlara uyarak, tipografi çevrelerince ‘doğru’ olarak değerlendirilen şeyleri yaparsınız. Izgara çizgileri olur, öğeler sıralanır, gövde kopyasıyla çalışıyorsanız bir satırda 15 sözcükten fazlasını kullanmamalısınızdır, ... Böylece uzar gider. Tabii ortaya, daha önce sayısız kez üretilmiş bir şey çıkarma riskiniz de vardır. En iyi tipografi; kuralları ve daha önce yapılan işi kabul edip, onu nasıl yorumlayacağına ve hangi alana liderlik edeceğine karar verir.

Kişisel seviyede, iyi tipografiyi sağlayan şey ölçek ve karşıtlıktır. Bazı insanlar 12 puntodan büyük yazı kullanmaktan korkarlar ve onu sayfanın sol alt köşesine gizlerler. Benim yapmaya çalıştığım ise tam tersidir, yazıyı kutlamak. Ne kadar çok büyütürseniz, o kadar farklı bir şeye dönüşmesini sağlarsınız. Sadece harflerin yan yana yerleştirilmesinden farklı bir şeye... Bir şekle veya kıvrımlar serisine... Soyut bir şeylere... Ona bir cinsiyet, bir karakter kazandırırsınız... Yazı tasarımcısının ustalığı böyle öne çıkar.

Helvetica, Frutiger, Futura, Optima ve Bodoni’nin, bir mahallede yaşayan beş farklı insan olduğunu hayal edin. Nasıl insanlar olurlardı? Gözlerinizi kapadığınızda şu an ne yaptıklarını görebiliyor musunuz?

Helvetica, veya arkadaş arasındaki ismiyle Helv, bardaki kendi sandalyesinde oturuyor. Sessiz bir adam... Çok çalışıyor fakat kimse ne iş yaptığından tam olarak emin değil. Pek fazla düşüncesi yok ama siz farketseniz de farketmeseniz de hep orada. Bazen eski arkadaşı Frutiger geliyor. Birbirlerini uzun zamandır tanıyorlar. Sanırım birlikte büyümüşler. Frutiger de sessiz ve çekingen biri ama en azından bir şeyler konuşabiliyor ve biraz daha duygusal davranabiliyor. Helvetica çoğunlukla onun söylediklerini onaylıyor, çünkü ona göre onaylamak, tartışmaya girmekten daha kolay.
Futura benim en iyi arkadaşlarımdan biri. Her yere birlikte gidebiliriz. Birçok işte çok başarılıdır. Doğru ve dürüsttür, iyi giyinir, özellikle şimdilerde hafif kilo aldı. Her zaman kendini nasıl şık göstereceğini iyi bilir.

Optima ve ben, çok sık bir araya gelmeyiz. Takıldığı yerlere ve bağlantıyı koparmadığına bakarak iyi biri olduğunu söyleyebilirim. Ama pek benim tarzıma uygun biri değildir ve bu görüşümün karşılıklı olduğunu tahmin ediyorum. Maddiyata biraz fazla önem verir. Her zaman naziktir, biraz da samimiyetsiz. Arada sırada kalkanını düşürür ve isterse daha yumuşak olabileceğini gösterir.
Bodoni, kasabanın sahibi Bayan Robinson’dur. Alımlı ve güzel kıvrımları olan yaşlıca bir kadın... Yarısı yaşında kızların giydiği kıyafetleri giyip flört etmekten hoşlanıyor. Bilirsiniz, uzun süredir ortalardaydı.

Kısa süre önce Helvetica’nın 50. yaşgününü kutladık. İsviçreli grafik tasarımcı Wolfgang Weingart; “Helvetica kullananlar, yazı tipleri hakkında hiçbir şey bilmiyorlar demektir” sözleriyle görüşünü dile getirirken Alexander Gelman şöyle diyor; “Çoğu yazı tipi, çok fazla kullanıldığında veya kullanılmamaya başlandığında tamamen yok olur. Helvetica ise eşi görülmemiş bir güce sahip. Hala taze, hala popüler... Helvetica kralın ta kendisi.” Siz bu müthiş popüler yazıtipi hakkında ne söyleyeceksiniz?

Tuhaf bir şey... Geçtiğimiz yıl, işlerine çok saygı duyduğum Erik Spiekermann’ın, Helvetica’yı kötülemeye yeni başladığı dönemlerde bir konferansına katılmıştım. Çok sık kullandığım bir yazı tipi değildir fakat onu kullanmamak için yolumu da değiştirmem. Her şey için tercih edilmeyebilir ama kullanışlı, yalın, iletişime uygun, boşlukları iyi tasarlanmış ve okunaklı bir yazıdır, bu yüzden kullanılmaması için herhangi bir sebep görmüyorum. Peki... Yazınsal olarak her yerde ama o bir sistem yazıtipi. Her bilgisayarla standart olarak geliyor. İnsanlar onu uygun buluyor ve işe yaradığını düşünüyorsa kullanmalarının neresi yanlış? Tasarım demokratiktir. Ben bir tabelada Sand, Comic Sans, Impact veya Curlz gibi sistem yazıtiplerini kullananlardansa Helvetica kullananları tercih ederim. Biraz ruhsuz olduğunu biliyorum ama Experimental Jetset’e bir bakın. Harika işler yapıyorlar. Tek kullandıkları ise Helvetica. Bir şey yapmak ve onu iyi yapmak başarıdır. Wim Crouwel’in dediği gibi; “Doğal olmalı. Kendisinde anlam olmamalı. Anlam yazının içeriğindedir, yazıtipinde değil.”

Yaratıcı ya da izleyici olarak tipografiyle ilgilenen insanlar, çevrelerine farklı gözlerle bakarlar. Yanlış bir kullanım veya kötü bir yerleşim gördüklerinde kendilerini kötü hissederler. Şimdi, etrafınızda gördüğünüz markaların logolarını gözünüzün önüne getirin. En çok beğendikleriniz ve görmeye bile dayanamadıklarınız hangileridir?

İstasyona giderken önünden geçtiğim dükkan ve işyerlerinin çoğu, tabelaları elle boyanmış, pul pul dökülen, logolarının güzelliğinden daha önemli dertleri olan küçük ve bağımsız yerler. İçimden bir ses, içeriye girip onları azarlamamı ve şöyle dememi söylüyor; “Bakın, buraya neden fazla insan gelip yemek yemiyor veya saçlarını size kestirmiyor biliyor musunuz? Çünkü dükkanınızın dışı dökülüyor, isminiz yanlış yazıyor (mecaz anlamda), logonuz, sanki iki yaşındaki kızınız tarafından tasarlanmış gibi görünüyor ve siz genel olarak bir grup amatör gibi algılanıyorsunuz.” Ama her şeyi değiştiremezsiniz. Onlara bedavaya iyi tasarlanmış logolar yapmayı önerebilirim ama her kötü tasarımın bile bir yeri olduğunu ve bazı insanlar için bunun hiç de önemli olmadığını kabul etmelisiniz. Bu işten para kazanan birisi olarak bunu söylemek zor, ama böyle yerler iyi iş yapıyor. Yerel halka hizmet sağlıyorlar, ve dışarıdaki kötü yapılmış PVC kaplı logo elverdiğince kendilerinden bekleneni yapıyorlar; sadece olmasına izin vermelisiniz.

Benim katlanamadığım şey büyük şirketlerin kötü tasarımları ya da logoları – hani sesleri ve insanlarla bağlantıları logoya çok bağlı olanlar. Çok karışık ve modernize logolardan hiç hazzetmiyorum, mesela akıllarda yer etmiş kartal logolarına Photoshop filtresi ekleyen Barclay ya da Apple’ın artık herşeyi parlak yapması. Xbox ve Play Station 3’ün logoları korkunç (bu Örümcek Adam’ın ilk filminde kullanılan font değil mi?), ve gerçekten HERHANGİ bir turistik şirketin HERHANGİ bir logosu beni sinir ediyor. El yazısı font? Var. Parlak renkler? Var. Çocukça soyutlaştırılmış figür, güneş ya da bir hışırtı? Var. Bunlar gerçek ülke logoları! Bu gerçekten dünyanın geri kalanı tarafından nasıl görülmek istediğiniz mi? Ülkenizin özgün noktalarına ve karakterine dikkat çekmek için bir şans bu, ve herkes aynı çürük örnek üzerinde çalışıyor.

İki favori logomdan biri BBC’ye, öbürü de Danimarkalı nakliyat şirketi ‘Maersk’e ait. İkisi de çok zekice ya da yaratıcı değil ama ikisi de çok sert: gözardı edemeyeceğiniz kadar düzgün ve acımasız birer iz. Özellikle Maersk logosu, sizi otobanda koca bir aracın üzerinde 4 metre yüksekliğinde harflerle yakaladığında harika görünüyor.

Sinemayla ilgileniyor musunuz? Görsel anlayış açısından ne tür filmleri ve hangi yönetmenleri kendinize yakın buluyorsunuz?

Tasarım, tipografi, film, ya da mimari, sanatın hangi dalı olursa olsun, bence forma olan genel bir hayranlık var. Bu benim ilk grafik danışmanımın çok ilgilendiği bir şeydi, ve ben de yönetmenin tamamen kontrolü elinde bulundurduğu harika düzenlenmiş çekimlere bayılıyorum. İzlemek istediğim şeyler konusunda oldukça eklektik bir anlayışım var (Hayalet Avcıları hala gelmiş geçmiş en favori filmimdir), ama sinemacılık açısından eski Hitchcock filmlerinin keyifli açıları ve Peter Yates’in Bullit gibi filmlerden bazı kareleri mükemmel: her kare çok iyi kurgulanmış bir fotoğraf olabilir. Son zamanlarda Michel Gondry benim sinema zevklerim için çalıştı – “Eternal Sunshine”daki bazı kamera hareketleri ve fikirler... Heyecan verici. Bu arada gizli korku filmi hayranlığımı da itiraf edeyim, özellikle seksenlerden gelenler (Şey, Halloween, Hellraiser vb.). Bunlarda CGI daha çıkmamıştı yani iç organlara gelince çalışanların bayağı yaratıcı olması gerekiyordu.

Çalışırken hep müzik dinler misiniz? Ruh halinizi değiştirip yaratım süreçlerinizi etkiler mi? Ne tür müzikten hoşlanırsınız?

Evet, çok müzik dinlerim ve iPod’umda çok çeşitli bir koleksiyonum var ama yaratıcı sürecimin ayrılmaz bir parçası değil bu, daha çok dışarıdayken dinlemekten hoşalnıyorum ve ruh halime göre değişiyor. Genelde blues, popüler caz (çok ağır şeyler değil), akustik country ve klasiklerin bir karışımı: Townes Van Zandt, Bob Dylan, Simon and Garfunkel, The Hot Club of Cowtown (çok eski olmayanlar), ve biraz Herbie Hancock ve Miles Davis’le devam eden The Mama’s and The Papas. Çağdaş müzik de dinliyorum ama bu adamlar 20, 30, 40 sene önce işi doğru yapıyordu. Sanırım kendi zamanıma göre biraz yaşlıyım ama akustik gitar çalan ya da enstürmanına sahip birinin dürüstlüğü de beni çok etkiliyor.

Bak Dergisi’nin geçen sayılarından birinin teması "2050" idi. Bu size ne ifade ediyor? Dünyanın geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

2050 çok büyük bir sayı. Sanırım sadece 69 yaşımda olacağım ve bu bugünün standartlarına göre çok değil, ama beni gelecek kadar korkutan birşey yok. 9/11'den sonra dünya daha karanlık bir yer oldu, ve 2005’te Londra’da patlayan bombalar yaşamın ne kadar sağlıklı olursanız olun ya da ne kadar iyi bir insan olursanız olun kırılgan olduğunu, ve hayatınızın çevrenizdekilerin elinde olduğunu kanıtladı. Bu bizim ebeveynlerimizin 70’lerde ve 80’lerde IRA’yla yaşadıkları bir olay ama bizim nesil için yeni birşey. Birisi yakın zamanda gerginlikleri ortadan kaldırmazsa (ki bunlar patlamaya hazır bomba gibi), kolay bir çıkış yolu göremiyorum.

Doğam gereği çok iyimser olsam da, saçmasapan savaşların, bombaların, küresel ısınmanın (eğer hesaplar doğruysa, benim doğum yerim o tarihte çoktan sular altında olacak) medya tarafından gösterimine bakılırsa dünyanın geleceği hakkında olumlu olamk zor. Ama idare etmek, ve sevdiklerinizin sağlığını umut etmek için yapabileceğiniz tek şey de bu. Benim planlarım var (özellikle kariyerimle ilgili – ve bu konuda ödün verecek birisi değilim); herşeyin nasıl olmasını istediğimle ilgili bir çizim kitabı gibi, ama gerçekten hiçbir şey bilmiyoruz, ve planladıklarımın yarısı bile gerçekleşirse mutlu bir insan olacağım.

"Futura benim en iyi arkadaşlarımdan biri. Her yere birlikte gidebiliriz. Birçok işte çok başarılıdır. Doğru ve dürüsttür, iyi giyinir, özellikle şimdilerde hafif kilo aldı. Her zaman kendini nasıl şık göstereceğini iyi bilir."

- Craig Ward / Bak 11
  • * maks. 200 karakter
  • Gönder