1962 yılında New Bern’de dünyaya geldiniz, Brooklyn’deki Pratt Enstitüsü’nde öğrenim gördünüz ve 1984 yılında mezun oldunuz. O zamandan bu yana birbirinden güzel eserlerinizi birçok sergi etkinliğiyle sanatseverlerin beğenisine sundunuz. Şimdi bir yandan da Pasadena’daki Art College of Design’da şanslı öğrencilerinize figüratif resim dersi veriyorsunuz. Öğretmenlik yapmak sanatsal yaratım sürecinizi nasıl etkiliyor? Özgürlüğünüzü bir ölçüde sınırlandırdığını mı, yoksa bakış açınızı genişlettiğini mi düşünüyorsunuz?
Zamanımı sınırlandırıyor fakat aynı zamanda ufkumu genişlettiği de kesin. Bakış açımı tanımlayıp keskinleştiriyor. Sanatsal görüşünü ve duygularını kelimelere dökmek zorunda olmak, kişiyi bu açıkça elle tutulamaz duyguları bileyip belli bir düzene sokmaya zorluyor.
Bize çalışma alanınız ve alışkanlıklarınızdan söz eder misiniz? Genelde fotoğraf mı kullanıyorsunuz, yoksa modellerle çalışmayı mı tercih edersiniz?
Her ikisi de. Hayattan almak ve fotoğraftan çalışmak arasında gidip geliyorum. Ve bunu sıklıkla aynı tuval üzerinde yapıyorum. Tipik senaryoda, stüdyoda çizim için bir model geliyor ve ben bir seri çizim yaparken eğer özel bir çizim yapmak istersem, sonunda bir fotoğraf çekmek için modelden pozu bozmamasını rica ediyorum. Böylece, eğer ertesi gün çizimi beğenirsem ve iyi bir resme dönüşebileceğini hissedersem, elimde hem çizim hem de referans oluyor.
“Requiem for a Dream” ve “Pi” gibi ödül almış filmlerin yönetmeni Darren Aronofsky ile bir grafik roman olan “The Fountain” icin biraraya geldiniz. Bu işi “Yaptığım en geniş kitap" şeklinde ifade ediyorsunuz. Bize bu deneyimden bahseder misiniz? Darren Aronofsky'nin sinemasını görsel anlayış açısından kendinize yakın buluyor musunuz?
Bu kitap için Aronofsky ile çalışmak çok tatmin edici bir deneyimdi ve öyle görünüyor ki benim senaryoyu yorumlama şeklim onun istekleriyle tamamen örtüştü (neyse ki...). Bununla beraber, projenin benim yorumuma açık olması çok önemliydi. Ben "yönetilmek" istemiyordum. Bu kadar uzun ve meşakkatli bir projeyi, verdiğim her kararı iki kere düşünerek yürütemezdim. Kısacası ben bir anlamda yönetmene dönüştüm. Diğer yandan, bu Darren'ın hikayesiydi ve ben onun mutlu ve her şeyden emin olmasını istedim. Neyse ki ikimiz de aynı fikirleri paylaşıyorduk.
Şimdi hem onu hem de filmini bildiğim için, diyebilirim ki ikimizin görsel dili tamamen birbirini tutmuyor. Kesin olarak karşılıklı bir anlayış var, ancak bence bizim görsel estetik anlayışımız aynı şeylerden beslenmiyor.
Montreal'de "The Fountain"ın setini ziyaret ettiniz ve küçük bir kısmını izlediniz. Bundan sonra tüm filmi izleme şansınız oldu mu? Eğer olduysa film size neler hissettirdi? Kamera açıları, renkler ve kompozisyonlar hakkında ne düşündünüz?
Seti ziyaretim üzerine, basın için hazırlanmış bir fragman izledim, itiraf etmeliyim ki ilk olarak yorgun ve moralsiz hissettim kendimi. İşi yeni bitirmiştim, ve aldığım tepkilerden başım dönmüştü; fragmaın gördükten sonra yaptığım işin solduğunu hissettim. Yaptığımın grafik bir roman olması değildi derdim – bunun ‘sadece bir grafik roman’ olmasaydı. Yaşayan, nefes alan ve hareket eden bir şeydi ortaya çıkan. Bir filmdi! Nasıl bununla yarışabilirdi benim yaptığım iş!
Bu ilk tepki çabucak dengelendi ve her şey zihnimde yerini buldu. İkisi farklı çaplarda iki araçtı – güçlü yanları ve zayıflıklarıyla. Ama açıkçası ilk seferinde heyecanımı alıp götürdü.
Kerig ve Ian adında iki küçük oğlunuz var, Dünyanın ve çocuklarınızın geleceğini hayal ettiğinizde, gözünüzün önüne nasıl bir tablo geliyor? Kerig veya Ian'ın yerinde olsaydınız, yine ressam olmayı seçer miydiniz?
Bu, cevaplanması zor bir soru, ve geçenlerde kendimi aynen bunu yaparken yakaladım. Onların geleceğini hayal ederken... Hem iyi şeyler hissettim, hem de korktum onlar için. Eminim birçok anne baba da aynı şeyi hissediyordur. Onların ressam olmasını ister miyim? Evet, eğer kalplerinin orada olduğunu hissedersem. Ama tabi yapılabilecek çok daha garanti meslekler de var.
Çalışmalarınızı 8 Eylül - 6 Ocak tarihleri arasında ziyaret edilebilecek olan Los Angeles The Merry Karnowsky Galerisi'ndeki son serginizde beğeniye sundunuz. Serginin başlığı olan "In Animate" ne anlama geliyor?
“Inanimate” kelimesiyle biraz oynadım. Kelimenin ilk yarısını ayırınca ‘cansız’ yerine ‘içinde’ (hareket belirten ya da ona doğru) ve ‘animate’ (hayat barındıran) anlamına geliyor. Yani ‘hayata doğru’ ya da ‘hayatın içinde’.
Bu işin belli bir yerinde, ve başlamadan önce, farkettim ki insan figürüyle beraber cansız figürler de kullanıyorum. Ve hepsi bir takım canlı şekilleri temsil ediyorlar. Meksika bebekleri, manga tarzı karakterler, vb. Bunu tematik hale getirmeye karar verdim. Bu insani formları bulup (resimlerde yaratılan canlı formlar) bunları resimde canlı formları temsil eden objelerle karıştırmak bana ilginç geldi.
Bir yandan artistik ve klasik resim tarzını korurken, diğer yandan son derece özgün ve çağdaş kompozisyonlar sunuyorsunuz. Kendi tarzınızı yaratarak, bir sanatçının başarabileceği en önemli şeylerden birini başardınız. Kent Williams'ın sanatını kolayca tanımlamak mümkün; mükemmel deformasyonlar, şok edici sürprizler ve artistik fırça darbeleri. En çok hangi sanatçılar ya da sanat akımlarından etkilendiniz? Yemek masanızı, sanat tarihinde yer bulmuş hangi isimlerle paylaşmak isterdiniz?
Peki, üslup hakkında bir şey söylememe izin verin. Üslup (Bu kelimeden gerçekten nefret ediyorum. Burada sanat anlamında kullanıyorum.), kişinin seçip kendine uyguladığı bir şey değildir. Üslup, ya da kişinin sanat dili, kendini aşma peşinde koşarken harcanan emek ve ter ikilisinin bir sonucudur. Öğrencilerin sık sık ‘bir üslup bulmak’ istediğini duyuyorum. Ama birçok örnekte bu öğrencilerin onu bulmak için gereken özveriyi göstermeye gönüllü olmadığını görüyorum. Emek sarfedip gözlem, çizim ve kendi dünyalarının dışını görebilme tutkusunu keşfetmeye çalışmıyorlar. O tutku ki, kişisel bir dil bulmak için beslenmeli ve büyütülmeli. Zannediyorlar ki öylesine gelip bir ‘üslup’ bulabilirler. Arayış bir üslup bulmak için olmamalı, bakmak, keşfetmek, içine çekmek ve daha sonra en iyi şekilde kaydetmek üzerine olmalı. Bu en basit ve karmaşık iş sayesinde, kişinin bakışı, dili ve üslubu kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
Ben bir sanat tarihi hayranıyım. Çağdaş dönem de dahil her dönemden sevdiğim işler var. Yani sevdiklerimi bir elin parmaklarına indirmek biraz yanıltıcı olabilir. Diyebilirim ki 1800’lerin sonlarından erken modern sanatın tutumunu seviyorum; Manet, Gauguin, Schiele (tabii ki), Klimt ve dinmeyen bir tutkuyla Rodin, Balthus, Bacon ve De Kooning. Bu kısa bir liste.
Dijital teknolojinin gelişmesiyle, gerek uygulamadaki kolaylıklar gerekse nispeten düşük bedelleri sayesinde reklam ajansları ve diğer müşteriler, dijital illüstrasyonu tercih etmeye başladılar. Türk illüstratör Şahin Karakoç; " Sinema afişlerindeki ve kitap kapaklarındaki süperpoze dijital etkili grafik yapılandırmaları samimiyetsiz buluyorum." diyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? İllüstrasyonun geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dijital, diğer araçlar gibi prensipte benim için sorun değil. Ama itiraf etmeliyim ki henüz dijitalden duygusal bir titreşim alabilmiş değilim. Beni yanlış anlamayın, bazı durumlarda bir görsel malzemeye bakarken ilk olarak bir etki görüyorum ama bu etki uzun sürmüyor. Geriye dönüp tekrar bakma isteği uyanmıyor içimde. Bana göre çok geçici. Belki basılmış dahi olsa oradakinin gerçek olmadığını bildiğimdendir!
Çalışırken müzik dinler misiniz? Hangi tarz ve sanatçıları tercih ediyorsunuz?
Genelde resim yaparken müzik dinliyorum, ama çizim yaparken değil. Çizim yaparken çok özel bir konsantrasyon gerekiyor, bu yüzden tamamen sessizliğe ihtiyaç duyuyorum. Zevk aldığım çok eklektik bir müzik anlayışım var. Bir gün Beethoven ve Johnny Cash, ertesi gün Nine Inch Nails veya Cake olabilir...
Bak Dergisi'nin 10. sayısında soyut bir kavram olan "Neden?"i işliyoruz. Bu sözcük aklınıza ilk olarak neyi getiriyor? Hayal gücünüzü kullanın, kendi "Neden"inizi yaratın ve sorunuzu dünyaya yöneltin?
Neden olmasın?