Grafik tasarımının ve reklamcılığın günümüzde bile istendiği seviyede olmadığı ülkemizde 70'li yıllarda bu mesleğe yöneldiniz. Seçiminizi yaparken neler düşündüğünüzü, ailenizin ve arkadaş çevrenizin bu karara nasıl yaklaştığını hatırlıyor musunuz?
Zıp Zıp Dergisi, çizgi romanlar (Ten Ten, Red Kit, Tommiks, Teksas, Tex, Spirou), dünya atlaslarının içindeki ülke bayrakları, babamın purolarının kutuları ve etiketleri, her türlü ambalaj, İzmir Fuarı'ndaki yabancı ülke pavyonları ve orada topladığım broşürler, lise çağına gelince artan kitap okumalarıma bağlı olarak kitap kapakları, yabancı plak kapakları, Milliyet Sanat dergisi ve orada tanıştığım Polonya grafiği, Mengü Ertel, Yurdaer Altıntaş, Sait Maden... Tüm bunlar henüz lisede okurken grafiker olmaya karar vermemin nedeni oldular. Hem Akademi, hem de Tatbiki sınavlarına girdim, ikisinde de sıralamam 9 idi. Akademiyi seçtim (açıkçası koca bir rıhtımı olması bu seçimdeki ana etkendi). Ailem hiç itiraz etmedi, hatta çok istekli ve kararlı olduğum için destekledi. Aile çevresi ve komşularsa grafiği şirketlerin kar-zarar çizelgesi ya da nüfus artışını gösteren tablolar gibi bir şeyler zannediyorlardı ama kısa zamanda anlamını öğrendiler.
1976 yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Grafik Bölümü'ne girdiniz, 7 yıl sonra Mimar Sinan Üniversitesi Grafik Bölümü'nden mezun oldunuz. 1982'de, akademinin adının "Mimar Sinan Üniversitesi" olarak değişmesiyle iki anlayışı içiçe yaşamış olduğunuzu söyleyebiliriz. Bu isim değişikliğiyle "Akademi" anlayışının ortadan kalktığını düşünüyor musunuz? Ülkemizde sanat eğitimini ve bu eğitimi almak isteyen öğrencilerin karşı karşıya kaldıkları güçlükleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Akademi, bir sürü disiplinin bir arada olması açısından benim için çok önemliydi. İlk yıl hep birlikte okuduk, 2. yılda kendi bölümlerimize ayrıldık ama böylelikle heykel, resim, müzik, seramik... kısacası bütün bölümlerden arkadaşlarım oldu. Hem ilk yılın ortak eğitimiden hem de sonrasındaki ders anlayışlarından dolayı resimle, heykelle, mimariyle iç içe yaşadım ve bugünkü formasyonumda bunun çok önemli ve olumlu etkileri oldu. Ayrıca 12 Eylül öncesi Akademi son derece demokrat ve özgür bir ortama sahipti. 2 yıl öğrenci temsilciliği yaptım. Akademi senato toplantılarına katılıyordum ve söz hakkım vardı. 12 Eylül ve sonrasında tabii ki bu demoktratik ortam bozuldu. Okuldaki son üç yılımda çalıştığım için okula çok az uğradım, dolayısıyla üniversite olduktan sonraki değişimi iyi gözlemleyemedim.
Bizim dönemimizde Akademi aynı nedenden dolayı grafik okuyan biri için hem iyiydi, hem de kötü. O da sanatçı olarak yetiştirilmemizdi. Zaten ben Akademi'ye girerken tanımımız "Grafiker"di. Yıllar içinde tanım değişti, "Grafik Sanatçısı" oldu. Ben mezun olduktan sonra da "Grafik Tasarımcı"...
1982-1990 tarihleri arasında, Turgay Özen ve Ahmet Soysal ile "Beyaz" isimli bir dergi çıkardınız. Birkaç yıl sonra ise ülkemizde yayınlanmış en büyük boyutlu ve en kapsamlı kültür ve sanat yayınlarından biri olan FOL Dergisi'nin yaratıcı ekibinde yer aldınız. Ne yazık ki derginin yayın hayatı, 1998 yılının sonunda 9. sayısının yayınlanmasıyla sona erdi. Bize yayıncılık deneyiminizden ve FOL Dergisi'nin günümüze kadar taşınamamış olmasının nedenlerinden söz eder misiniz?
Basılı hemen hemen her şey ilgimi çeker. Hem kitap okumayı severim, hem de kitaba dokunmayı. Yazmakla aram iyi değildir, dolayısıyla bu açığımı yayıncılık girişimleriyle kapamaya çalıştım sanırım. "Beyaz" bir gençlik denemesiydi. Muhalifti, aykırıydı, hırçındı ve o zamanlar itibarlı bir yer edinmeyi başardı. Benim katkım daha çok derginin formatı, kupajı ve mizanpajı ile ilgiliydi. FOL ise birkaç kişinin kendi okumak ve bakmak isteyecekleri dergiyi yapma isteğinden ortaya çıktı. Yayın kurulunda Samih Rifat, Nevzat Sayın, Mehmet Ulusel, Serhan Ada ve başlarda Enis Batur vardı, sonra dışarıdan katkı sağladı. Gön Deri ve Engin Altaş dergiyi finanse ediyordu. Türkiye'de pek görülmeyen bir telif anlayışı vardı -yazı ve fotoğraflara iyi telifler ödeniyordu- ve dolayısıyla dergi pahalıya çıkıyordu. Buna bir de baskı masrafları eklenince reklam almadan dergiyi çıkarmak gereksiz bir şövalyeliğe dönüşüyordu. Reklam almakta zorlanmaya başlayınca dergi yayınını bitirme kararı aldık. Yayınlandığı dönem içinde boyutlarından dolayı çok eleştiri aldı. Ama farklı içeriğinin en iyi ifadesinin de boyutları olduğunu düşünen birçok insan da vardı.
Reklam sektörünün zirvesinde yer alan şirketlerin tamamına yakınında yabancı ortaklıklar göze çarpıyor. Eş başkanlığını ve yaratıcı yönetmenliğini üstlendiğiniz Ajans Ultra ise bu yolu seçmeyen büyük ajanslardan biri konumunda. Bunun özel bir nedeni var mı? Yabancı şirketlerle yapılan evliliklerin Türk reklam sektörüne yansıyan olumlu ve olumsuz etkileri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Yabancı şirket ortaklıkları bir zorunluluk. Günümüz dünya ekonomisinde şirketlerin yaşayabilmesi, büyüyebilmesi için bu tür ortaklıklar gerekli. Ultra için yabancı ortaklık konusu bir iki kere gündeme geldi ve o günkü koşullarda hem kendimiz için, hem de Ultra için verimli olmayacağını düşündük. Şu anda ortaksız büyüyüp gelişebiliyoruz. Kuşkusuz yabancı ortaklığın büyük faydaları var. Bilgi alışverişi, yabancı pazarlara ulaşmada kolaylık, uluslararası müşterilere ulaşabilme gibi...
Bilgisayar teknolojisinin; başta grafik tasarımı olmak üzere görsel sanatların birçok dalına hakim olduğunu görüyoruz. Bu teknolojinin yaygınlaşmasından önceki dönemde de aynı mesleği icra eden biri olarak yaşanan gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
"Bizim zamanımızda..." diye başlayan cümlelerle geçmişi anmak, bugünle kıyaslamak, ve yaşanılan zorluklarla böbürlenmek en büyük yaşlılık belrtisi. Tabii ki letrasetle text bile dizdim, milimetrik kağıda rapido ile çerçeve çizdim, karanlık odaya girip başlık büyütüp küçülttüm, trase aldım, elle taslak yaptım; hepsinden de büyük keyif almıştım. Şimdi mesleğe başlasaydım, bilgisayar kullanacaktım ve eminim ki ondan da büyük keyif alacaktım. Bence bilgisayarın en büyük kötülüğü düşünce tembelliğine yol açması oldu. Kağıt kalemi ortadan kaldırdı va dolayısıyla hayal etmeyi, bir tasarımı önceden hissedebilmeyi, tipografisine kadar zihninde canlandırabilmeyi de... Bu da bilgisayar olanaklarının öne çıkmasına ve tasarımların birbirine benzemesine yol açtı. Yaratıcılığı geri plana itip uygulamayı ön plana çıkardı.
"Düşük bütçeli bir kampanyada etkilenen yaratıcılığınız değil, frekansınızdır" diyorsunuz. Bu sözü açıklar mısınız?
Öncelikle genç yaratıcıların en büyük şikayeti bütçesizlik olur. "Ah bir bütçe olsa neler yaparız," havasındadırlar. Oysa yaratıcılık temelde çok basit ve yalın bir şeydir. Düşük bütçe yaratmamaya mazeret olamaz.
Orhan Pamuk, Gündüz Vassaf, Emre Yılmaz gibi ses getiren birçok yazarın kitap kapaklarında Hakkı Mısırlıoğlu imzasını görüyoruz. Kitap kapağı tasarlarken izlediğiniz yolu bize anlatır mısınız?
Öncelikle yazarını beğenmem ve savmem lazım. Sonrasında kitabı okumalıyım (aslında yayınlanmamış bir kitabı A4 çıkışlardan okumaktan nefret ederim). Daha sonra kitabın duygusunu oluşturacak az ve öz bir görsel fikir düşünürüm. Daha doğrusu bu kitabı okurken kendiliğinden oluşur. Kitap bittiğinde hala böyle bir şey oluşmamışsa o kapağı yapmaktan vazgeçmeliyim. Neyse ki şimdiye kadar başıma gelmedi. ikinci mesele ise kitap kapağının tezgahtaki duruşuyla ilgili. Bir sürü iyi-kötü kapak arasından ilk farkedilen olmayı amaçlarım.
Görsel sanatların en büyülü ve en görkemli kollarından biri olan sinema ile de yakından ilgilendiğinizi biliyoruz. Üniversitede Fotoğraf ve Sinema kulübünü yönettiniz, tiyatro kulübünde yönetmen ve oyuncu olarak çalıştınız, henüz 20 yaşındayken 8mm çektiğiniz yarı belgesel film ile iki ödül birden aldınız. 1990 tarihli 35mm kısa filminiz "Onlarla Pek Sık Görüşmedik" ile bir de Yunus Nadi Ödülü'ne layık görüldünüz. Bununla birlikte bazı reklam filmerinde de yönetmen koltuğunda oturuyorsunuz.
Türkiye'de ve dünyada, görsel anlayış bakımından kendinize en yakın bulduğunuz yönetmenler kimlerdir? Ülkemizde reklam estetiği denince akla gelen az sayıda isimden biri olarak yakın gelecekte uzun metrajlı bir film çekmeyi düşünüyor musunuz?
Akademi'nin bana bir faydası da film konusunda oldu. Sinema-TV Enstitüsü sayesinde görmemin neredeyse imkansız olduğu klasikleri gördüm: Bunuel, Fellini, Buster Keaton, Antonioni, Godard, Szabo, Pasolini, Tarkovsky, Wajda ve onlarcası... İstanbul Film Festivali'nin ilk hali olan Sinema Günleri'nde de yüzlercesiyle tanıştım. Sinema ve tiyatro beni hep ilgilendirdi. Tiyatroda daha deneysel olanı tercih ederim ama sinemada klasiğinden deneyseline hepsiyle ilgilenirim. Tarantino da beni ilgilendiriyor, von Trier de, Guy Ritchie de, Nuri Bilge Ceylan da...
Bense artık uzun metrajlı film çekme düşüncesinden vazgeçtim.
Dünya çapında hangi tasarımcıları etkileyici buluyor ve takip ediyorsunuz?
Grafik tasarımda yıldız isim dönemi kapandı. Endüstri tasarımında ve iç mekan tasarımında hala isimler önemli ama grafik tasarımda bugüne, ait benim için öne çıkan bir isim yok. Ama Türkiye'de bir kişi var, ve neredeyse tek: Bülent Erkmen.
Bak Dergisi'nin 5. sayısında konumuz "Oyun". Bugün; çocuklar, saatlerini bilgisayar başında geçiriyorlar, şaşırtıcı derecede gerçekçi görüntülere sahip bilgisayar simülasyonlarıyla eğleniyorlar, ne yazık ki arkadaşlık, dostluk ve barış öğelerinin yerini savaşın ve güç gösterilerinin aldığı oyunlarla büyüyorlar. Siz, çocukluğunuzda oynadığınız oyunlardan hangilerini hatırlıyorsunuz? O dönemin çocuklarıyla günümüz çocuklarını karşılaştırdığınızda nasıl bir tablo görüyorsunuz?
Benim çocukluğum çizgi romanlarla ve kovboyculuk, kızılderilicilik oynayarak geçti. Kendi yaptığım oklar, kılıçlar, sapanlar ya da satın alınan tabancalar, tüfekler çocukluğum boyunca hep oldu. Çok çizgi roman okurdum ( halen okuyorum ve hatırı sayılır bir koleksiyonum var ). Levent'te golf sahasının arazisinde ağaçların arasına çadırlar kurardık ve mahallenin çocuklarını asker yapıp talimler falan yapardık. Bu dediğim 8-10 yaşlarında oluyor. Bir keresinde arkadaşımla emekli general babasının depodaki tüfeğini, tabancasını, dürbününü, harita çantasını, pusulasını gizlice alıp golf sahasının yanında eğitim yapan askeri taburun yakınlarına kadar elimizde tüfek, tabanca sürünerek gittiğimizi ve bunu oyunla gerçek arasında bir heyecanla gerçekleştirdiğimizi hatırlıyorum. Bunlar dışında evde yalnız kalmayı severdim. Evdeki düğmeleri halının üstünde asker futbolcu gibi hayal edip düğmelerle bile oynardım. Resim yapardım, top oynardım vs... Ama her çocuk gibi bende de silah, askerlik, savaş gibi meraklar vardı.
Şimdi cocuk olsam PlayStation'lara bayılırdım herhalde. Bence mesele bilgisayarda falan değil. Sokağa çıkamamakta, mahallenin ortadan kaybolmasında. Ama en temel sorun - ben çocukken de olan, şimdi de olan, yakın gelecekte de olacak olan sorun - aile içi şiddet, toplumda şiddet ve gerçek savaşlar. Buna bir de gelir dağılımındaki adalitsizlik eklenince şiddet kaçınılmaz oluyor.