Bak Dergisi'ni Facebook'tan da Takip Edin!
Facebook'ta Bak'ın hayranı olabilir veya Bak Dergisi grubuna katılabilirsiniz!

interviews

Ara:
Sayı Seç:
Bak | 04 Röportajları
Sizinle de röportaj yapmamızı ister misiniz? Bize ulaşın.

rastgele

rastgele
Emrah Yücel
Grafik Tasarımcı { www.emrahyucel.com }
Emrah Yücel

Amerika'ya taşındınız, internetin çok yeni olduğu bir dönemde portfolyonuzu bir web sitesiyle duyurdunuz ve kısa süre sonra, belki de bir grafik tasarımcının kurabileceği en büyük hayallerden birini gerçekleştirmenize imkan verecek müthiş bir teklifle karşılaştınız. Hollywood filmlerine afiş tasarlamayı kabul ettiniz ve hayatınız büyük ölçüde değişti. Daha sonra Türkiye'den çok uzakta, Los Angeles'ta bir Türk'e, Simla Hanım'a aşık oldunuz ve evlendiniz. Amerika'da bugüne kadar geçirdiğiniz dönem, dışarıdan bakıldığında kimsenin bitmesini istemeyeceği bir rüya gibi. Her şey göründüğü kadar kusursuz mu, yoksa bu süreçte ciddi sıkıntılarla da karşılaştınız mı?

Şüphesiz değil. Uzaktan bakıldığında hikayenin sadece ana hatları öyle gözüküyor. Doğal olarak bu çok uzun bir koşu. Önemli olan size sunulan sınavları doğru geçmek için gösterdiğiniz efor. Bana Hollywood’dan teklif gelmeden önce NY’da 3 yıl boyunca Amerika’da yapılmış işlerden oluşan bir portfolyo oluşturabilmek için çok iş kovaladım. Bu 3 yılın ürünleri sonucunda pek çok insanı eleyip öne çıkıyorsunuz. Amerika Mendelin fasülyeleri gibi doğal seleksiyonun çok ağır olduğu bir ortam. Sanırım çok çalışmak ve hiçbir işi baştan savma yapmamak prensibi en önemlisi.

Şunu samimiyetle söyleyebilirim ki çevremde hala benim kadar çok çalışan bir tasarımcı daha görmedim. Ofisimde benim için çalışanlar bile bana bunu söylüyor.

Bu bir karakter özelliği herhalde. Özellikle müşterilere sunulan tasarım çeşitliliği konusunda çok çalışıyoruz.

Tekrar sorunuzdaki sıkıntılar kısmına dönünce şunu da açıkça söylemem lazım. Özellikle Amerika’nın kurumsal iş dünyası hiç de kolay değildir. Ben bir Ankaralı olarak Avrupa eğitimi ve modern bir aile görgüsü ile büyüdüm. Yanlış gördüğüm bir şeyi anında çok net olarak söylerim. Hatta eşim bile bana hayretle bakar. ("Adamlara bunu söylediğine inanamıyorum!") Bu özelliğim Amerikan iş dünyasında birçok zorluk yaşatıyor hala. Çünkü politik olmak denilen meselenin dürüst olmak ile çakışmaması lazım.

Geçtiğimiz hafta bana çekeceği filmi anlatan bir yönetmene açık açık filminde çok şiddet ve ölüm sahnesi olduğunu söylediğimde asistanım Elif Hanım çok şaşırdı. Oysa o da aynı fikirde. Hollywood’un büyük hatalar yapmasının en temel sebebi bu bence. Kimse cesaret edip gerçeği söylemiyor.

Amerika'da görsel sanatlar alanındaki çalışma ortamıyla Türkiye'deki arasında nasıl bir fark gözlemlediniz?

Ben Amerika’ya geleli 10 yılı aşkın bir süre oldu. Bu anlamda Amerika’daki çalışma ortamını Türkiye’den daha iyi biliyorum. Son dönemlerde Türkiye’de de bir yıla yakın süren bir dönem için bir reklam ajansı oluşturdum ve geçen aylarda da kapattım. Bu tecrübem sorunuza daha doğru bir yanıt olacaktır.

Türkiye’deki tasarım ve reklam piyasasının işleyiş sistemini çok yanlış buluyorum. Özellikle reklam ajanslarının hiçbirisinde tasarı ücreti, yaratıcılık ücreti kesilmiyor. Bu feci bir durum. Bütün sistem ajansların medya komisyonları ve prodüksiyon üzerine gizledikleri kararlardan oluşuyor.

Bu sistem de doğal olarak çok büyük yanlış anlaşılmaları beraberinde getiriyor. Türkiye’de konkur kavramı bu yüzden yanlış yerlerde dolaşıyor. Her işveren her işe konkur açıyor. Sadakat ve güven söz konusu bile değil.

Tamamen iyi niyetle oluşturduğum Türkiye ajansımı bu hayal kırıklıkları ile kapattım. Ama Türkiye’den hala Los Angeles’a iş geliyor doğal olarak. Son dönemlerde; Cola Turka’nın rebrandingini (yeniden markalaştırma) yapıyorum. Logo ve kutu tasarımları, bütün görünüşü değiştiriyor. Müzik sektöründen ilginç talepler var, albüm tasarımları… Ünlü insanların web siteleri ve Tursak’ın kurumsal kimliğinin yanısıra Antalya Film Festivali vb.

Bir filmin afişini tasarlarken hangi yolları izliyorsunuz? Yönetmenler bu sürece ne ölçüde ortak oluyorlar?

Yönetmenine bakar. Şu anda Ridley Scott’un Kasım’da başlayacak "A Good Year" filmi için çalışıyorum. Bütün her şey Ridley’in çevresinde dönüyor. Filmin başrolünde Russel Scott olmasına rağmen bütün sunuşları Ridley’e yapıyoruz. Öte yandan elimizdeki bir başka proje ise Ben Stiller’ın oynadığı "A Night At The Museum". Bu filmde ise ilkinin tersine yönetmenin hiç önemi yok. Ben Stiller’dır karar verici. Yani projesine bakar.

Türk sineması, özlenen afiş kalitesine Emrah Yücel çalışmalarıyla ulaşmaya başladı. Afişlerinizin şık ve güçlü duruşu, çıtayı bir hayli yükseltti ve nihayet afişin filmin giysisi olduğu gerçeği Türkiye'de de algılanmaya başladı. Dışarıdan oldukça sevindirici bir gelişme olarak görünen bu durumu siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Hollywood filmleri için afiş tasarlamak ile Türk filmleri için hazırlamak arasında nasıl bir farklılık görüyorsunuz?

Güzel sözleriniz için teşekkür ederim. Yaptıklarım böyle algılanıyorsa çok memnun olurum. Yıllar önce İstanbul – New York arasında uçakta Sevgili Sakıp Sabancı ile sohbet etme ve ona portfolyo kitabımı gösterme şansım olmuştu. Yaptıklarımla çok ilgilenmiş ve uzun konuşmamızın sonucunda bana şunu söylemişti; "Sen bu topraklarda büyümüş, beslenmiş bir ağaçsın. Meyvelerini başka topraklara dökmen çok yazık." Bu diyalog beni çok etkilemiştir. Hala yaptıklarımı değerlendirirken bu sözler aklıma gelir. Ama bu perspektifle söyledikleriniz içimi rahatlattı. (Bu arada Sabancı’nın Peter Sellers’ın "Being There" filmindeki sofistike yorumları inanılmaz!)

Sorunuza dönünce. Bence en önemli farklılık Türkiye’de filmin hala yönetmene ait gibi gözükmesidir. Oysa Amerika’da film yapımcıya aittir. Yapımcı proje için yönetmeni işe alır. Bizde yönetmenlik hala çok sanat tarafında.

Afişlerinizi müşterilerinize sunduğunuzda çoğunlukla favorilerinizin değil, popüler olma ihtimali en yüksek olan işlerin seçildiğinden söz etmiştiniz. Türkiye'de en çok izlenen sinema filmlerinden biri olan Vizontele Tuuba'da ise söz hakkını halka verdiniz. Ortaya çıkan sonuçtan memnun kaldınız mı? Bu tarz işlerde söz hakkının tümüyle tasarımcıya bırakılmasını daha doğru bulur musunuz, yoksa müdahaleler sizce de gerekli mi?

Vizontele Tuuba, Yılmaz kardeşimin fikriydi. Sunulan alternatiflerin hepsinden çok memnundu ve "hangisi olursa benim içim rahat, haydi halk oylaması yapalım" dedi. Bu, sektörde bir ilktir. Söz hakkının tamamen tasarımcıya bırakılmasını yanlış bulurum. Çünkü pek çok tasarımcının kendi işi ile gözlerinin kamaştığını ve göremez olduklarına çok tanık oldum. Ben daha çok filme emeği geçen 3-4 kişilik küçük bir grubun fikirlerini tasarımcı ile birlikte tartışmalarını tercih ederim. Değişikliğe ve başka fikirlere her zaman açık olmalı. Ama bu bir afişi herkesin beğenmesi anlamına gelmiyor. Doğru seçilmiş 3-4 kişi bence işi çözer.

Türkiye'de bir grafik tasarımcısının hemen her şeyi yapması beklenir. Afiş tasarlarken web sitesi de hazırlayabilmeli, animasyon yaparken fotoğraf da çekebilmelidir. Hiç kuşku yok ki bu durum, tasarımcının enerjisini azaltır, yaratıcılığına zarar verir. Amerika'da ise çoğunlukla branşlaşmanın söz konusu olduğunu ve hemen herkesin kendi işini en iyi şekilde yaptığını görüyoruz. Sizce görsel sanatlar eğitiminde nasıl bir branşlaşma yolu izlenmeli?

Animasyon yaparken fotoğraf çekmek tabii ki çok aşırı bir örnek. Ama ben hem
"Kingdom of Heaven"ın afişini yaparken hem de Mel Gibson web sitesi tasarımını yaptım. Bunun belki de şöyle tanımlanması lazım; pazarlanması gereken bir ürün için görsel çözümler üretmek. Ben bir tasarımcı olarak önce sorunun tanımına bakarım. Aklımda bunu tanımlar ve görsel çözümleri bunun ışığında yerleştiririm. Eğer bir fotoğraf gerekiyorsa doğru fotoğrafçıyı işe alırım. Web sitesi programcısı ve proje yöneticisi seçerim.

Amerika’da bu branşlaşmanın arkasında pazarlama stratejilerinin yattığını düşünüyorum. Tasarımcıların yetersizliğinin değil. Siz kendinizi sadece gıda konusunda kurumsal kimlik tasarlayan bir şirket olarak lanse ettiğinizde çok özel bir markete oynuyorsunuz demektir. Ben sadece araba fotoğrafı çekerim diye piyasaya çıkan bir fotoğrafçı doğal olarak o işlerin hepsini alır. Kimse başkasına gidip işini riske atmak istemez.

Özellikle eğitim aşamasında branşlaşmanın çok taraftarı değilim. Santa Monica Art Collage’ın danışma kurulundayım ve bu meseleleri diğer üyeler ve hocalar ile çok tartışıyoruz. Sonuç, o çözümü öğrenci kendi bulsun. Biz her şeyi sergileyelim.

Ortağınız Stephan Lapp ile Iconisus adında bir görsel iletişim ajansı kurdunuz. Çalışmalarınızı kişisel olarak sürdürmek yerine bir kurum kimliği yaratmayı seçtiniz ve belki de en riskli adımlardan birini atarak bir ortakla çalışmaya başladınız. Lapp ile nasıl bir araya geldiniz? Iconisus'un şu anki konumundan ve gelecek ile ilgili planlarından söz eder misiniz?

Amerika’da iş kuran ve özellikle büyük ve rekabetli pazarlara oynayan her iş adamı çok iyi bilir ki Amerika çok konservatif ve geleneksel bir piyasadır. Böyle bir piyasada bir yabancı olarak her zaman bir Amerikalı yüze ihtiyacınız vardır.

Pek çok iş yemeğinde benim Avrupalı geçmişim meselelere yaklaşım şeklim müşterilerimin ilgisini çekmiştir. Ama sonunda Dodgers takımından ve beyzboldan konuşmak isterler. Kendileri ile benzer geçmişte olanların arasında daha güvenli hissederler. Bu çok insani bir tepki.

Stephan ile ortaklığımız öte yandan sadece bu sebebe dayanmıyor. Kendisi tutucu ve geleneksel anlamda iyi bir tasarımcıdır. Çoğu zaman işlerin aşırı tasarlanması konusunda iyi bir denge oluşturur. Iconisus’taki beraberliğimiz konusunda mutluyum. Bu şirket yapılanması ile uzunca yıllar devam edeceğini umuyorum. Öte yandan Imeanit Films ve Design adında başka bir şirketim daha var. Bu şirket de Iconisus kadar büyük. Bu yapıda Stephan yok.

Ödüllü bir yönetmen ile yetenekli bir senaryo yazarının oğlusunuz. Belki de sinemanın, hayatınıza girmek için size böylesine büyük bir sürpriz yapmasının sebebi de budur. Afiş tasarımlarınızın ve reklam filmi çalışmalarınızın dışında bir de sinema filmi projeniz olduğunu biliyoruz. Bize bu konudan söz eder misiniz?

Böyle bir projem var. Ama yapıp öyle konuşmak istiyorum. Sonradan hayal kırıklığı sevmem.

Hollywood ile Avrupa sinemasını karşılaştırdığınızda nasıl bir tablo görüyorsunuz? Anlatım samimiyeti ve görsel değer açısından hangisinden daha çok etkileniyorsunuz?

Tabii ki Avrupa sinemasından çok etkileniyorum. Hollywood için çalışmama rağmen onu çok ticari buluyorum. Öte yandan Hollywood’da da beğendiğim en önemli taraflardan birisi projelerin büyüklüğü ve bunları elinde oluşturanların gücü. Örneğin Ridley Scott. İstediği projeyi istediği oyuncuyla çekebilir. Ve istediği stüdyoya gidebilir. Bu zamanla oluşmuş güce hayranım.

Avrupa ve son zamanlarda Latin Amerika sineması favorilerim. Avrupa sinemasında daha çok Fransız ve İngiliz sineması, Latin Amerika’da da Brezilya ve Arjantin.

Bak Dergisi'nin dördüncü sayısında konumuz "2050"... İnsanlığın ve görsel sanatların geleceğini nasıl görüyorsunuz? Sizce 2050 yılında dünya gündemini neler oluşturacak?

Siz bu soruyu sorunca 2050’de yaşıyor olur muyum acaba diye düşündüm. Benim için 2050 çok önemli değil de, 2019 çok önemli işte.

Gençliğimde Ankara’da bir tasarım öğrencisi iken beni en çok etkileyen kilometre taşı filmlerden birisi "Bladerunner" olmuştur. "Bladerunner", 2019 Los Angeles diye açılır. Şu anda LA’da yaşıyorum ve 2019’da burada olacağım için heyecanlıyım.

Ankara’da bu filmi izlerken 2019’da LA’da olmak fikri çok uzak gelmişti.

Sorunuza geri dönersem, insanlığın geleceğini bilemem ama görsel sanatlar hakkında bir fikrim var. Eminim şu andaki ve geçmişteki önemini aynı şekilde koruyacaktır. Medyumun değişeceği kesin ama tasarlanmış görsellik her zaman önde olacaktır.

"Pek çok iş yemeğinde Avrupalı geçmişim ve meselelere yaklaşım şeklim müşterilerimin ilgisini çekmiştir. Ama sonunda Dodgers takımından ve beyzboldan konuşmak isterler."

- Emrah Yücel / Bak 04
  • * maks. 200 karakter
  • Gönder