Bak Dergisi'ni Facebook'tan da Takip Edin!
Facebook'ta Bak'ın hayranı olabilir veya Bak Dergisi grubuna katılabilirsiniz!

interviews

Ara:
Sayı Seç:
Bak | 15 Röportajları
Sizinle de röportaj yapmamızı ister misiniz? Bize ulaşın.

rastgele

rastgele
Bedri Baykam
Ressam { www.bedribaykam.com }
Bedri Baykam

- Bedri Baykam

Ben kim ne derse desin, sanat hayatımda da 1960'larda dünyayı birbirine katan o çocuğun devamıyım. Hatta şöyle söyleyeyim size; bana iltifat ettiğini sanan kimi insanlar şimdi yaptıklarımı övüp sanki o dönemlerde o çocuk etrafında yaşananların pek önemli olmadığını ima ediyorlar. Ben de bunu bir çok sebeple tabii reddediyorum. Çünkü benim o 3-10 yaş arası yaptıklarıma bakan aklı başında ve sanat bilen hiç kimse “bunlar önemli değil, abartılmış” diyemez. Ben bugün bile anlayamıyorum bunu nasıl yaptığımı. Sonra ben opportünist bir insan değilim. Birilerinin hoşuna gitsin diye görüşümü değiştirmem işimi zorlaştırma pahasına. Öyle bir hava yaratmaya çalışanlar oldu ki sanki ben de “doğru ya, o harika çocuk lafları saçmalıktı desem herkes rahat edecek!

Halbuki ben o çocuğun devamıyım. Böyle tesadüf (!) olabilir mi? Aynı çocuk şimdi yine ortalığı sarsan öbür adamın hasbelkader “büyümüş” hali olacak! Buna kargalar bile güler. Benim tüm sanat dengelerim, kompozisyon anlayışım, spontaneliğim “O”ndan geliyor ve keyif alıyorum. Bir başka kompleks şu: “Efendim müzikte harika çocuk olabilir. Çünkü var. Bakın Mozart var, resimde olamaz, yok...

Neden hiç akıllarına gelmiyor ki, Mozart örneğinin resim karşılığı da bu ülkeden çıkmış olabilir? Her şey batı patentli mi olacak illa? Ben aslında bu konudan hiç bahsetmezdim ama kimi ukalalar yüzünden o küçük çocuğun haklarını savunmak bana düşüyor ve onu kimseye yedirmem. Başka kompleksler de var. Mesela “Onun babası Suphi Baykam zengin, ondan başarılı oldu”. İyi de bu ülkede yüz binden çok zengin aile oldu. Neden aralarından ünlü yazarlar, ressamlar, sinemacılar çıkmadı? Bu hesaba göre konu para olsaydı, Türkiye'nin her an çok pardon “deha sıçması lazım”dı! Evet babam hayatımda büyük rol oynadı annemle beraber. Ama bana müthiş bir özgüven, insana yatırım, sağlam bir siyasi altyapı ve eğitim verdiler. Lisan, tenis, kitap okuma, dünyayı görme, keşfetme... Babam sanıldığının aksine zengin değildi. Ama ruhu en zengin insandı. Yaratıcıydı, devrimciydi, “bon vivant” bir evren aşığıydı ve kahkaha doluydu. Yaşam filozofuydu. Yarın en büyük dava onu beklesin, o bugün güneşlenir, sokak köpekleriyle oynar, bir yakın arkadaşının derdini dinlemeye giderdi. Ben her konuda, ister siyaset, ister sanat, o kadar “dünyayı değiştirebilirim” diye bir güvene ve kararlılığa sahipsem, bunun kökeni babamdır. Çünkü onun hayatı da “ilk” lerle doludur. Türkiye'nin önünü açan bir insan olmuştur. Annem ondan farklı olarak daha gerçekçi, daha ayağını yorganına gore uzatan bir insan olduğu için ben onların ortalaması oldum sanki. Bu da hem rüya görmeme, hem de o rüyaları gerçeğe taşımama olanak veriyor. Dr. Suphi Baykam'ın oğlu olmak, evet, sonsuz bir şereftir. Ama ben tam tersine yetişkin dünyadaki hayatımı dev mali zorluklarla kurdum. Yazdığım otobiyografi ortada: Harika Çocuk ve Sonsuz Okyanus, 2 cilt. Benim iddiam şu: Hiç zannetmiyorum ki bizim yaşam dilimimizde bundan daha detaylı ve derin bir otobiyografi okuyabileceksiniz... 11 yılda yazıldı. Arada Kemik I yazdığım 4 yılı çıkaralım, 7 yılda yazıldı. O kadar taşınmada hatıra defterleri, sevgili mektupları, notlar, basın kupürleri hiç kaybedilmedi, ulvi bir özenle saklandı. O kitapta hangi evlerden geç kira ödemekten atıldığım, hangi günler parasızlıktan Amerika'da ancak kağıt resim yapabildiğim, hangi yıl bilet alamadığım için ablamın düğününe gidemediğim, hepsi var. Herkese okumalarını tavsiye ediyorum.

Ayrıca o dönemlerin müziği siyaseti, sosyal yaşamı, uluslararası siyaseti, benim aile yaşamım, özel yaşamım, çok özel yaşamım, hepsi var. Daha “açık” ve hem sübjektif, hem objektif bir hatırat bulamazsınız. Hem de her türlü belgeyle destekli... Tüm bunların sonucunda “Peki Bedri Baykam kimdir” diyorsanız, “özgürlük savaşçısıdır, günde 18 saat çalışır 1977 den beri” derim, “siyasetten ve o siyasetin içinde kendini Kemalist ve CHP'li olarak tanımlamaktan gurur duyacak kadar günahı ve sevabıyla diğer aydınlardan farklı” derim, çünkü siyaseti ve partileri küçümsemenin bir ülkeyi nerelere taşıyacağının farkındayım yolun en başından beri. Ben CHP'nin içinde doğduğum için babamın siyasi hayatının en fırtınalı günlerinde, 27 Mayıs Devrimi'nin hemen öncesinde, siyasi olgunluğum çok erken geldi. Bugün de ilginçtir, milyonlarca insan için Türkiye’de “profesyonel” mesleğim siyaset olmamasına karşın bir umut olabiliyorsam, bunun nedeni halkın yıllarca verdiğim ödünsüz mücadelenin farkında olması. Düşünün ki ben yaptığım siyasetle politik olarak potansiyel “müşterilerimin” yüzde seksenini kafadan karşıma alıyorum, entel dünyadan 2. cumhuriyetçi basın ve sanat ortamındaki “rakiplerim” başta olmak üzere herkesin şimşeklerini üstüme çekiyorum ve zamanımın yarısını, yüzde ellisini müze-galeri-satış işleri yerine Anadolu'da veya üniversitelerde konuşma yapmaya ayırıyorum. Bunlar kolay alınacak kararlar ve uygulamalar değil. Teorilerimden biri de şu. İleride hakkımda yapılacak filmlerden birinde “kesin en az 2 veya 3 Bedri Baykam vardı, çünkü aynı insanın bir ömür diliminde hepsini sığdırması mümkün değil, buna inanmak komik olur” diye iddialar ortaya atılacak. Onlara da anlayışla bakar ruhum. Çünkü “nasıl sığıyor” diye baktığımda benim bile aklım almıyor.

Bunun dışında mı? Ailem, oğlum, annem, eşim, tüm ailem, Fenerbahçe, güzel kızlara duyduğum sonsuz ilgi, kahvehaneler, kitap satın alma tutkusu, arkadaşlarım, seyahat tutkum ve fobilerim, hayranlarına kötü davranarak bir halt olduklarını sanan salak ünlülere duyduğum nefret, deniz ve “sonsuz okyanus” sevgim, sadık arkadaş olma vasfım, risk almaktan korkmayışım, sinema tutkum, arşiv hastalığım (ev çökmek üzere) ve daha 1001 şey geliyor aklıma...

- Amerika


Amerika'da beş parasız gezdiğim günlerde, yaşama tutunmaya çalışırken, 80'lerin en başında, saati 10 dolardan tenis ve Fransızca dersi veriyordum. Sonra 82 sonu ve 83'ten itibaren binlerce dolarlık satışlar gelmeye başladı. New York'ta ilk çalıştığım galerinin yolladığı ilk parayla neler yaptığımı bir tuvale yazmıştım. “On ....., Britt called me from New York and told me that I had sold two works for $9000. I met with Birgit (Model of ‘the Prostitute's Room’) and I went to Grand Dreyer's Ice Cream and I ordered a huge banana split that I ate real fast. I wanted to feel that America was a place where you earned a lot of dollars that you spent real fast without ever having the security to do so again...” Amerika beni yetişkin profesyonel yaşama yetiştiren, hazırlayan, stilimi belirlerken bana ev sahipliği yapan, esin veren bir büyük ev oldu. Kaliforniya'ya aşıktım. Hala aşığım. Şu yanıtları verdiğim kahve hayatta en sevdiğim yer. Orada yaşayan herkes bilir, Berkeley'de Café Strada'yı. Benim dönemimde adı Café Roma olduğu için hala öyle diyorum ben. Amerika, Avrupa'da geçirdiğim 70'lerden sonra bana ilaç gibi geldi.

Amerika'da hayatımın en değerli resimlerini cebimde üç kuruş para varken yaptım. “Fahişenin Odası”nı yaparken yakın arkadaşım Ron Stewart, çalıştığı okul malzeme mağazasından ödünç boya verdi de resim yapılabildi, doğabildi.

“Kadere İsyan”ı yaparken cebimde 10 dolar yoktu. Ama tarihi bir an yaşadığımı bilerek çalıştım. Bir yandan da uğruna Amerikalara taşındığım kız arkadaşımdan en dramatik şekilde ayrılmış olmaktan gözlerimden yaşlar akıyordu. Ama Amerika'yı hep sevdim. Kaliforniya'da hayatımın en güzel yıllarını geçirdim. Bu ülkenin hayat tarzı, kızları, otobanları, 24 saat açık dinerları, insan ilişkileri, çok şey bana uydu. Hem de siyasi olarak, hem emperyalizm, hem de kültürel emperyalizm bazında çok eleştiriler getirmeme rağmen... New York'ta Soho, Berkeley'den sonra 2. en sevdiğim yerdir. Ama sergim olan dönemlerde gidip bir ay kalmam dışında New York'ta yaşayamam, 30 gün sonra o stres bende doku uyuşmazlığı yaratıyor ve yaratıcılığımı köreltiyor. Tabii Amerika yıllarımın doruk noktalarından biri, 1984'de San Francisco Modern Sanat Müzesi'ni manifestomla basmamdı. Tam bir tarihi ‘happening’ di bu. Ve zaman beni haklı çıkardı. O günlerde 27 yaşında bir genç olarak tüm Amerikan sanat düzenini, “establishment” ı korkmadan karşıma aldım. Çünkü ne dediğimi biliyordum ve kendimden emindim. Karşımda milyarlarca dolar veya ortalama 70 yaşında profesörler olması çok önemli değildi benim için. “Siz sanat tarihini hep batılı sanatçıların tarihi olarak üretiyorsunuz” derken ne dediğimi biliyordum ve gülünç duruma düşmekten korkmuyordum. Bunlar “multiculturalism” akımından en az 5-6 yıl önce yaşanıyordu hem de. Dünyada sanatta batı hegemonyasının tutarsızlığına ilk karşı çıkış 30 Haziran ve 1 Temmuz 1984'de dağıttığım o manifestolarla olmuştur. İtiraf edeyim hala gurur duyuyorum o günlerde manifestoyu dağıtan arkadaşlarımla düzenlediğimiz o baskınlarla... Tabii normal bir 27 yaş değildim. 9 yıldır yurtdışında yalnız yaşayan, Suphi Baykam ve Sorbonne Üniversitesi eylemlerimizin deneyimlerinden geçmiş bir “eylem komandosu”ydum... Sonra koca müze benden özür diledi. Müdürü atölyeme geldi, en ünlü eleştirmenlerden Peter Selz'le de orda yaptığım eylem sayesinde daha sonra tanıştım. Ömür boyu beni destekledi. Bugün de 90 yaşına birkaç basamak kalmış bir mükemmel canlı sanat tarihi olarak sürekli sergiler ve kitaplar düzenliyor. Şu günlerde ise şu andaki Kaliforniya sergimdeki 4D işleri Art in America'ya yaziyor. Ne ilginçtir ki, bu son işlerimle açtığım sergi, enteresan bir rövanş aldırdı bana. Bu kıtada neredeyse bu resimlerin nasıl yapıldığını anlayan, bilen yok. En ünlü profesyoneller bir uzay grafitisine bakar gibi kalıyorlar. Bu da azimsanacak bir durum  değil, yıllardır güya “This Has Been Done Before” döneminde yaşamamıza rağmen oluyor bu işler unutmayalım... 4D'ler çok ilginç bir şekilde özellikle son 11 yılıma yayılan çalışmalardan beslenerek gelişti. Ama aslında buna geliştirdiğim konular itibariyle son 23 yıl da diyebiliriz. İnanılmaz sentezlerle ortaya yepyeni bir alan çıktı. Bu malzeme aslında hammadde olarak 50 yıldır vardı ama böyle kullanabilen olmadı. Sanatta çekingen kullanımları olmuş ama pek bir yere varamamış. Galiba bu malzemenin yani lenticular yüzeyin benimle bir patlama yapabilmesinin nedeni şu: üç farklı planda yıllardır bu kat kat saydamlıklar üzerine çalışıyorum. İlki boyasal saydamlıklar. Mesela aslında 86'daki “saga” resmine kadar geri gidebiliriz bu konuda. Ama esas 1998-9 da yaptığım “Saydam Katmanlar” (Transparent Layers) serisiyle boyasal saydamlıkların derinliklerine girdim. En çarpıcı örnek İstanbul Modern'in koleksiyonundaki “Kendi İçinde bir Dünya” resmi diyebiliriz. Bunun ardından gelen 2. ilgili referans dönemi, “Dişi Entrikalar” (Girly Plots). Burada dijital fotoğraf saydamlıkları ve üst üste geçen resimler konusunda farklı bir derinleşme var. Son olarak da 2007 New York sergimde görülen “Lolitarte” serisindeki üst üste binen farklı malzemeler, saydam plastikler, vs. burada da malzeme ve fizik özellikler üzerinden bir saydamlık “ihtisası” var. Bu yıllara yayılan üç farklı saydamlık derinleşmesini tek malzemede lenticular teknolojiyle birleştirdiğimde ortaya ABD'nin de görmediği bir derinlik ve 'çölde vaha' gibi bir durum çıktı. Özellikle de konulara 1987'den beri yaptığım şekilde sanat tarihsel referanslar eklediğimde olayın zenginlik ve derinlik boyutları koptu resmen, uçtu gitti. Bu aslında sanat dünyasına ilginç bir hediye çünkü hem en zor eleştirmenlere hem sokaktaki insana hitap eden bir alan açıldı.

Amerika'ya “buyur burdan yak” demiş olduk! Hadi gel de tercüme et bu deyimi şimdi!

- Kırmızı

1982'de aşık olduğum bir kızın adı Carissa'ydı. Onun için “Kırmızıdan Kaçış” isimli bir resim yapmıştım. Tam ilk adı “Chased by Red, Alaaddin”di. Kırmızıyı Fenerli olmama rağmen severim. Resim yaparken, boyanın görsel ve dokunsal değerleriyle sarhoş olurken “Cadmium Red” dayanılmaz bir baş dönmesi yaratır. Kadınların iç çamaşırında da en iyi giden iki renkten biri kırmızıdır. (Diğeri siyah tabii) “Less is More”u çoğu yerde en iyi aktaran renk de belki kırmızıdır. Tutku ve de... Bayrağımızın rengidir. Kimi zibidilerin değerini düşürme gayretinde oldukları bayrağımızın…

- Atatürk

Atatürk'ü anlamayanlara acıyorum. Hele babası solcu yazar olup, bu ortamda büyümesine rağmen Atatürk düşmanlığı yayarak geçinen zavallıların bunu satılmışlıktan mı yoksa aptallıklarından mı yaptıklarını çıkaramıyorum. Sonuçta “herhalde satılmışlıktandır” diyorum. Çünkü hiç kimse bu kadar aptal ve dar görüşlü olamaz. Adamın ömrü üstünden demokrasiye, insan haklarına, kadın-erkek eşitliğine, sanata, barışa ve bilime verdiği değerler ortadayken, hala “Atatürk demokrat değil faşistti” diye anakronik yorumlarla 1920'leri günümüz şartlarıyla kıyaslayıp bu karalamaları yapanlar ne kadar kuş beyinli olsalar bu derece aptallıklarına beni inandıramazlar. Mustafa Kemal Atatürk en hayran olduğum insanlardan biri dünyada. Onunla gurur duyuyorum. Aynı zamanda büyük bir kültür devrimcisi. Dünyada örneği yok 15 yıla sığan başarılanların. “Mustafa Kemal bugün gelseydi” diye söze başlarlar ya? İşte galiba ben öyle bir hayat yaşıyorum ki, Atatürk geri gelse ve her etapta yaptıklarıma baksa, zannetmiyorum ki bir eksik bulurdu. Cumhuriyete yönelik her tehlikeye karşı yıllardır her riski alarak yaşadım. Hayatımın net yüzde 50'sini bu eylem ve çalışmalara yatırdım. Solun birleşmesi için her şeyi yaptım, yapmaya devam ediyorum. Yobazların teşkil ettiği tehlikeyi, oyları belki yüzde 5 kadarken ortaya koydum, hem “Kubilay Odası” gibi çalışmalarla hem de konferans makale ve kitaplarla. Binlerce makale ve konferansın yanısıra, yazdığım 21 kitabın en az yarısı siyaset ve bu konular üzerine. Ama... Ciddi iki ama geliyor şimdi. Bunu yazdım da Cumhuriyet'te. Atatürk'ü anmak için 23 Nisan, 29 Ekim ve 10 Kasım'da Anıtkabir'e gidin. Ama günlük siyaseti kovalamak için gitmeyin, farkında olmadan ihanet ediyorsunuz Kemalizm'e. Problemlere yanıt aramak için canlı günümüz insanlarına ihtiyacınız var. AKP'ye kızdığınızda meydanlara çıkın, lider görmek istediğiniz kim varsa onun makamına, evine gidin. Ya da eleştirdiğiniz lideriniz varsa onun evinin önüne gidin. Ama “AB'ye girmeli miyiz” sorusunun yanıtını Atatürk'ten aramayın. Bir Kemalist solcu beyinden arayın. Venezuela “Bolivar” diye diye dönseydi ekseninde, Chavez solda patlamayla lider olabilir miydi?

Bir nokta daha var, ama onu burada çok uzun açmayalım: Atatürkçü olmak Osmanlı'ya düşman olup o tarihsel süreci toptan yobazlara terketmek olamaz. Fatih'in İstanbul'un fethini neden bizler kutlamıyoruz? Utanıyormuyuz bundan? Utanıyorsak bari İstanbul'u bırakıp gidelim ayıp ettik diye. Atatürk İngiliz gemilerine bakarak “Geldikleri gibi giderler” derken İstanbul'u sahipleniyordu değil mi? Sahipleneceksek, nasıl aldığımızı da sahiplenmemiz lazım. Atatürkçüyüm diye Fatih'e veya Kanuni'ye düşmanca bakıp “Osmanlı” diye küçümseme hatasını artık herkes bırakmalı. Bir de kimse bana palavra sıkmasın “Nerden çıktı, hepimiz değer veriyoruz” diye. İstanbul'un fethi konusunda her yıl yalnız hangi grupların gösteriler yaptıkları ortada... Siz CHP, ADD veya ÇYDD'nin bu etkinliklere yoğun katılımını hiç gördünüz mü? Artık ne yapıp edip bu saçmalığı değiştireceğiz... Bu konu tüm derinliğiyle yobazlara tabii ki terkedilemez.

- Piramid Sanat

1987'de Kaliforniya'dan İstanbul'a çılgın bir kararla taşındım. 2 hafta kadar ishal oldum ve delirdim. Sonra evimi, ailemi, o zamanki sevgilimi özledim. Krize girip taşındım. Ne ilginç ABD'ye yaşama kararı alıp gittiğimde ailem “aman gitme” diyordu, dönerken de “aman dönme” diye baskı yaptılar bu sefer! Her ikisinde de dinlemedim. Döndükten sonra önce 2-3 yıl evde resim yaptım. Salonun üçte birini atölye yaptık. Sağolsun bizimkiler her kolaylığı gösterdiler. Sonra Körfez Savaşı'nın başladığı gün, 1991'in 16-17 Ocak günü, Manastır Atölyesi adını verdiğimiz atölyeye taşındım Tarlabaşı'nda. Benden önce Hale Arpacıoğlu ve fotoğrafçı Feyyaz vardı orada. Sonra onlar da çıktı en eski ben kaldım, yayıldım genişledim. Tam 15 yıl kaldım orada, dile kolay. Bir tarih geçti o binada resmen. Kediler, kızlar, kızlar, boya, kar, koleksiyoner ziyaretleri, asistanlarım, Suat, Leyla, Yamaç, Sabiha, Taki… Çok güzel günlerdi. Oğlum sonuna yetişti, Sibel eşim en başlarına... Babamın yanında yaptığım son resmi o binada yaptım, Atatürk Kocatepe'de, 1994 Kuvva-i-Milliye sergisi içindi. Bina tam bir New York Arts Building gibiydi. 1870 civarında yapılmıştı. Yani Picasso'nun Bateau-lavoir atölyesi havası da vardı. Son 8 yıl binayla büyük hukuki sorunlar yaşadık. Anlatmakla bitmez. Ancak yaşayan bilir. Devamlı atılmak üzereydik. En az 3 gerilim filmi çıkar o hikayelerden. Bakanları mı getirmedik, Cumhurbaşkanını mı aramadık, bir keresinde bizi atmak için hamallarla gelen avukatı ertesi gün azlettirdik. Binanın kimi zaman “iktidarı” kayboldu, kontrol kimde bilinemedi. O binayı bize kiralayan Adnan Vurdevir'le yakın arkadaştık. Beraber direniyorduk Ermeni Vakfı'nın değişen avukatları bizi atmasın diye. Sonra Adnan Bey Balıkesir yakınlarında bir trafik kazasında öldü, tam bir şok oldu bizlere. Bir kaç yıl daha mücadeleden sonra alttaki tiyatrolarla beraber “tamam ya, çıkıyoruz” dedik ve tarih verdik 2006 yazına. Kara kara atölye arıyordum. İlla Beyoğlu bölgesi olacak diye tutturmuştum. Pek bir şey çıkmıyordu. Sonra bir mimar arkadaşım buldu bana “O” binayı. Taksim'de bir ara sokakta ve meydana çok yakındı. Gezerken hemen anında beynimde canlandı. İşte ilk kat Café, üstü galeri, üstü atölyelerim, alt katlar depo vs diye. Sonra bir hafta sıkıntı yaşadık ama kiraladık sonunda ve çok sevindim! Büyük masraftı Piramid Sanat'ın doğumu. Annem, Sibel, asistanlarım başta olmak üzere herkes biraz yardım etmeye çalıştı. Taşınmak korkunç bir şeydi manastırdan. Olayın başına organizatör ve denetleyici olarak Adana'da dedemin bahçesinde yetişen Yusuf Ertaş'ı getirdim. Sonuçta tam 90 gün gece gündüz çalışarak taşınma ve Piramid'in doğumu aradan çıkabildi. Bir mucizeydi resmen. Neden adını Piramid koydum? Çunkü şirketim zaten 1999'dan beri vardı film prodüksiyon ve yayın olarak... Ayrıca uluslararası bir isim olduğu için seçmiştik, her dilde kolay söylendiği için. En önemlisi de batı hegemonyasına karşı çıkışımın mantığını taşıyordu. Yani dünya sanatı bir piramitse, herkesin getireceği birer tuğlayla şekilleniyordu. Modern sanatın kökenlerinin batıdan çok güneyden ve doğudan geldiğini kitabım “Maymunların Resim Yapma Hakkı” gösterdikten sonra, şunu demiş oluyordum: dünya sanatçısı her kültürden etkilenir, varoluşculuk, New York gökdelenleri, Mezopotamya, Hint kültürü, Zen felsefesi... Herkes bir tuğla getirebilir. Ama sakın bunu bir batı yapısı olarak görmeyin. Bu daha çok bir doğu esnekliği taşıyan bir yapı. O yüzden adı “Piramid”.

Bakın şimdi Piramid'in en belirleyici farkı nedir biliyor musunuz bir çok başka sergi mekanından? Hani gururla “biz üç yıllığına doluyuz” diyen galeri veya müzeler vardır ya? Biz hiç öyle olmadık ve olmayacağız. Çünkü bu tavır hayatın ve sanatın akışına aykırı. Bir doğallığı yok. Sürpriz fırsatlara açık olmayan bir kabızlık var o cümlede. Biz o sürprizlere açık olarak yaşıyoruz Piramid ile. Arada da yine dev sergiler de yapıyoruz, “68 40. Yıl” gibi, yoksa iki ay önce sansürden iptal edilen Bozkaya Aldaş sergisini de hemen  koyabiliyoruz. Piramid ayrıca siyasi duruşu olan bir kurum. Renksiz değil.

Orada resim yapmayı, ziyaretçi ağırlamayı, paneller düzenlenmeyi çok seviyorum. Büyük bir özgürlük ve hareket kabiliyeti getirdi bana ve İstanbul sanat hayatına. Atölye çalışmaları, sanat filmi gösterileri, paneller, kitap tanıtımları, hepsi yapılıyor. Piramit'te yerel kültürle de iç içeyiz çevremizdeki: canlı yayınlanan maç günlerinde tüm sokak oraya geliyor. Başka sanat mekanları akıllarına bile getiremezler bunları. O kadar da farkı olsun dimi? Daha ne olsun? Tam İstanbul gibi, özgür ve bıçkın!

- Harem

İki resim yaptım “harem” diye. Yalan, aslında çok yaptım ama en ilginç şu ikisiydi yan yanayken... 1987 Hamam sergimden gelen ünlü fotokolaj “Bir Haremim Olsun İsterdim” (I Wish I had a Harem) ki bu yıl Istanbul Modern’e satıldı ve bir diğer küçük desen: “I Wish I didn’t have a Harem” (keşke bir haremim olmasaydı)... İşte ikisi arasında gidip geldim ömrüm boyunca daha ne diyeyim?

Osmanlı haremi, yeryüzünün cennetiydi herhalde padişahlar için. İyi de bizim Osmanlıcılar neden kadın olayına bu kadar düşman o zaman? Bunu onlara sormak lazım! Son 4D’lerde de çok harem resmi var. Çok çarpıcı bir konu, ve asırlar boyu da öyle kalmaya devam edecek. İnsanoğlu monogam olmaya pek programlı değil…
 
- Paris

Hayatımda İstanbul ve Berkeley le beraber en çok yer alan şehir tartışmasız. ... İlk sergim orada 1964'te. Mukadder Sezgin anlatıyor, o zamanın kültür ataşesi, Fikret Mualla gelmiş açılışıma. O günle ilgili Mualla ve benim yan yana fotoğrafımız ne kadar değerli olurdu Türk Sanat Tarihi için. Hayal mayal hatırlıyorum o açılışı. Çok gerilerde... 7 yaşındayım... 8 yaş sergilerimi daha iyi hatırlıyorum, New York’u filan. Sonra ömür boyu Paris'e hep gidip geldim. İstanbul’dan sonra New York’la beraber en çok sergi açtığım yer. Ayrıca bir yetişkin olarak 18 yaşında taşınıp 5 yıl yalnız yaşadım orda. Yine “Harika Çocuk” kitabımda anlattığım tonlarca detay var... Meir, Erol, Tunuslu Larry ve Cevher gibi arkadaşlarımla yaşadığım yarı-comunal hayat.

Paris kadar özenle müze gibi düzenlenmiş şehir bir Moskova’yı biliyorum, başka da yok. İnanılmaz bir kültürel servet. İnsan kıskanıyor kaçınılmaz bir şekilde. Kıyaslayabiliyor musunuz bir Fransız sanatçı ile bir Türk sanatçıyı? Atletizmden bir kıyaslama veriyorum en iyi. Bir 1500 metreci düşünün: çıkış noktasına kadar her batılı atlet en iyi besinleri vitaminleri almış, 10 saat uyumuş, masaj olmuş, en hafif ayakkabıları giymiş... Yanlarında da Türk koşucu var, 48 saattir uyumamış, 3 gündür aç-susuz, kot pantalonla koşacak ve ayaklarına taşlar ve çelik halatlar bağlanmış! Abartım olmadığına emin olun! Onların on binlerce müzesi, kültür merkezi, vakfı, koleksiyoncusu, kültür bakanlıkları fonları, sanata son derece önem veren basınları, bilinçli sürekli okuyan halk kesimleri var. Biz ne durumdayız biliyor musunuz? Devlet inşallah bugün bizi tutuklamaz, veya kitabımız toplatılmaz, tiyatromuz kapatılmaz, resmimiz filmimiz sansür edilmez! Devlet koleksiyonu desen hiç yok denebilir, sanata teşvik hiç yok, basın sırf faul yapmak için orada, ee? Ne kaldı geriye? İlk modern sanat müzemiz de 5 yıl önce açıldı. Bu komik farklara rağmen işte size söylüyorum: Benim dönemimde hangi Fransız ünlü yaşayan sanatçıyla kıyaslamamı yapmak istiyorsunuz? Gerard Garouste mu? Combas mı? Jean Charles Blais mi? Herve di Rosa mı? Hepsini kabul ederim. Onlar bir retrospektif sergi hazırlasın, ben aynı şartlarda hazırlayayım, hangi sergi daha iyi bağımsız bir kurul karar versin, bakarız. Bu Türk sanatının mucizesidir! Tüm fransız, Alman, Amerikan sanatçılar bizim durumlarda olsalardı, özür dilerim “kafayı yerlerdi!”. Hiç bir destek olmadan, %80 i hala “bunu ben de yaparım” ekolünden gelen bir sürü tıbbi vaka ile karşı karşıya kaldıklarında feleklerini şaşırırlar. Buna rağmen bu mucizevi rekabeti sürdürebiliyoruz. Çok iddialıyım bu konuda. Ama buna rağmen bir simge olan Paris'i  seviyorum ve güzel bir şekilde kıskanıyorum. Her yıl 1-2 ay giderim neredeyse Paris’e. Beslenmek için, arkadaşlarımı görmek için. Pompidou Müzesi başta olmak üzere sergileri gezmek için. Quartier Latin, les halles Champs Elysees, her noktasında büyük hatıralarım vardır. Gençliğim sokaktan kız tavlayarak geçmiştir Paris’te! Belki daha sonra galerilerden aldığımız red cevaplarına kadar derimizin sertleşmiş olmasında bu öğretinin de payı vardır (!). Bir de gerçek payı var yadsınamaz şekilde: ben 1980’de CCAC’ye gelene kadar Amerika'ya, hep Fransız okullarına gittim. Yani o insanlarla aynı eğitimi aldım. Bu da yadsınamaz bir yakınlık yaratıyor. Oğlum da 11 yaşına geliyor şimdi, o da Fransız okuluna gidiyor.

Rimbaud’dan Baudelaire’e, Sartre’dan Camus’ya, Verlaine’den Truffaut’ya, Paris’in her noktası tarihle ve düşünce ile kaplı... Tüyler ürpertici bir şehir ve korkunç güzel… Dünyada haritaya pek bakmadan araba kullanabildiğim üç şehirden biri. Provokasyon merkezi bir de hala. Hem de iktidarı sanatta New York'a teslim etmiş olmasına rağmen…
 
- Deniz

İki deniz var birbirinden önemli: Dünyanın dörtte üçünü kaplayan deniz ve Türkiye'nin dörtte üçünü kaplayan “Mare Nostrum” yani bizim Deniz Gezmiş.

Sonsuz Okyanus resmime bakarsanız, veya “Kemik”te Selim Targan'ın yaşlı balıkçı hasip Ağa ile olan diyaloglarına bakarsanız deniz kenarında vahşi plajlarda, denizlerin benim için ne kadar önemli olduğunu anlarsınız. Hep sonsuz deniz ufkuna bakmak besledi beni. Dağda olmayı da arada severim ama hiç 'hadi şöyle bir dağa gidelim' dememişimdir. Bir de Arthur Cravan geliyor aklıma. Dada akımının ünlü şair ve boksör çılgını. Bir gün okyanusa bir kayıkla açılıp bir daha dönmemesi son derece romantik ve çekici. Kaç kere aklıma gelmiştir, denizde ileriye yüzüp bir daha dönmemek... İnanılmaz bir çekiciliği var denizin... İnsanı içine almak istiyor, sana ölüm şurubu içirmek isteyen şuh ve baştan çıkarıcı bir kadın gibi. Bir de deniz hep medeniyettir. Gittiği her yere uygarlık, özgürlük ve rahat insan ilşkileri götürmüştür. Hoşgörü ve sanat götürmüştür. Flört ve seks götürmüştür. İnsanları rahatlatır, filozof da yapar, kelebek de...

Deniz Gezmiş'e gelirsek, ne desem ki? Bana iki hat üstünden örnek olan insanlar olmuştur. Birinci hattın iki ana insanı vardır. Biri dünyaya örnek olmuş Atatürk, diğeri onun çizgisinde yürümüş ve hep Türkiye'ye kapılar açmış, ilklere imza atmış babam Dr. Suphi Baykam. Atatürk'ü anlatmamıza gerek yok, hayatının her noktası kahramanlık ve devrimcilik. Babam da önce önemli bir öğrenci lideri, ardından CHP'nin gençlik ve kadın kolları kurucusu ve gençlik kollarının kurucu başkanı, ortanın solunun ilk sözcüsü, toprak reformunun büyük savunucusu, halk sektörünün ilk kavram yaratıcısı ve uygulayıcısı ve de Bedri Baykam projesinin baş mimarı! Açık konuşalım, konuştuğum diller, kitap sevgim, cesaretim, ödünsüzlüğüm, hesaplı risk alama yetilerim, sokakta herkese yönelik insan sevgim, ayrım yapmayışım, Kemalist bakış açım... Saymakla bitmez. Fenerbahçeliliğim! Ne projeymiş ama! Bu dediklerime bakmayın. Çok da atıştık ama... Böylece bu insan üstünden ben Atatürk dışında örnek insan olarak babamı yaşadım hep. Faşizmle, yobazlarla nasıl mücadele ettiğini gördüm.

Bu birinci etki dediğim. İkinci etki de fiili olarak sahada 'kötü adamlarla mücadele edenler'... Yani Che Guevara, Deniz Gezmiş ve diğerleri... Onlardan da çok önemli bir öğreti kazandım: inandığın değerler uğruna her şeyi kaybedebilme ve gerekirse ölebilme... Bu çok farklı bir yer ve duruş. İşte en yakın dostlarım olan Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı böyle öldüler... Bile bile. Tehditlerden korkmadan! Yılmadan… Deniz 24-25 yaşında ipe yürüyerek bunu gösterdi topluma gençlere, aydınlara... Tarihe ve ışığa yürüdü. Onun da herhalde önündeki örnek Che idi bu kararlılığını geliştirirken. Ben dört kere dev 68 sergileri hazırladım. 1997'de ilki 30. yılında AKM'de açtığım kişisel sergi, 2.'si 1999'da Küba'da açtığım Devrim Müzesi'ndeki kişisel sergi ve sonuncusu geçen yıl küratörlüğünü yaptığım 40. yıl sergisi, Ankara'da ve İstanbul'da açıldı. Bunların hepsi, ulusal hatta kimi zaman uluslararası düzeyde Deniz'in yeni kuşak tarafından algılanmasını kolaylaştırdı. Mesela o ATV'de yayınlanan dizinin de çok faydalı olduğuna inanıyorum. Deniz'in algılanması lazım, tanınması lazım. Deniz'in tüm arkasında bıraktığı ailesiyle dost oldum. Rahmetli babası Cemil Bey'le çok derin röportajlar yaptım. Annesi ve kardeşiyle, abisiyle tanıştım. Yazdığı ve ailesine ilettiği son mektup dahil her önemli “memorabilia” sını elimde tuttum. Özel eşyalarını gördüm. Ve düşünün ki, Deniz'in o meşhur parkası ilk defa 35 yıl sonra bir tek bana emanet edildi. Şimdiye kadar onu ne Deniz'in arkadaşlarına, ne sinemacılara, ne kimselere vermeyen Halit Bey ve değerli eşi Şekibe Hanim, benim düzenlediğim sergi için onu aylarca bıraktılar. Ama ben de ne yaptım, o parkaya, emanet 2 yaşında bebek kadar güzel baktım. Halit Bey'in evinden söz verdiğim gibi kendim aldım, kendim bıraktım geriye. Mesela Istanbul sergisi bitince arabaya atladım, dört saat gittim 220'yle Halit Beylere verdim, bir kahvelerini içtim ve geri döndüm aynı gün. Çünkü gerek verdiğim söz, gerek olayın boyutları bunu gerektiriyordu. Bu özel ulağa veya en büyük kargo şirketine sigorta da yaparak verilebilir bir şey değil. Elden ele alınıp-verilip, sergide de cam altında ve kilitli olarak sergilenebilirdi ancak. Deniz mi? O şimdi benim tartışmasız şu hayattaki en yakın arkadaşlarımdan biri!

- Pablo Picasso


Picasso en beğendiğim sanatçı, beni insan olarak herhalde en çok etkileyen sanatçı. En meşhur sanatçı olduğu için değil. Belki en iyi, en çekici en uslanmaz yaratıcı sanatçı olduğu için...

Bakın sakın sanmayın ki ben her ünlü sanatçıyı koşulsuz kabul edebilirim. “Maymunların Resim Yapma Hakkı” kitabımda gerekçeleriyle anlatıyorum. Brancusi, Henry Moore veya Giacometti gibi sanatçılara baktığımızda doğu ve güney kültürlerinden, “diğer” toplumların sanatçılarından direkt olarak esinlenip, o tipik işlerden basma kalıp gibi onlarca, yüzlerce iş ürettiklerini görüyoruz. Picasso ise Afrika heykellerinden ve onu ilgilendiren her “farklı” nesneden esinlenerek onları dönüştürdü, evlendirdi, hammadde olarak karşıt dünya kurallarını birbirine bağlarken kullandı. O yarattı, diğerleri ucuz taklitle “esinlenme” kılıfıyla tüm diğer kültürlerin esnekliğini ve hayal gücünü “sağarak” kullandılar. Picasso en başından beri bir efsane olarak dünyaya hazırlandı. Resme çok erken başlayışı, tabii ki neredeyse benim Harika Çocuk hikayeme benziyor. Barselona'da müzesinde en erken yapıtları 12 yaş civarında başlıyor ve ilerliyor ömür boyu son güne kadar. Ve Picasso'nun resimleriyle dolu her odaya girdiğimde, her müzede dolaştığımda, içimi sonsuz bir resim yapma arzusu kaplar. Derhal atölyeme dönmek isterim. Hem de yaptığım resimi, sanat hayatım Picasso'dan çok farklıdır her açıdan. Ama bir açıdan benzeşiriz. O da hep sürekli bir dönüşüm arzusudur. Picasso bir süre sonra ulaştığı noktaları imha eder yeni sulara yelkenler açar. İşte beni herhalde en çok bu noktasıyla etkilemiştir. Hiç bir zaman ömür boyu aynı şeyi yapan sanatçıları anlamadım. Bir insan neden hem kendine hem izleyicilerine bir sıkıntı haline gelsin ki? Bir başka ortak noktamız ise kadınlar… Ben de Pablo gibi kadınlardan çok etkilenirim ve bu sanatıma yansır. Ama ben evlenme-boşanma rutinine girmemeyi başarmış bir insanım öte yandan. O ise sanki zaman ilerledikçe her eşine her partnerine ya bir çocuk yapıp, ya bir şato hediye edip yoluna devam etmiş. Aslında onun sanatıyla en yakın flörtüm erken Kaliforniya yıllarımda, 1980-1982 arasında oldu diyebilirim. Kübizmden etkilenerek, kendi dışavurumcu sanatımla Picasso'nun farklı açılardan kişiye veya nesneye bakma fiillerini bir araya getirdim. O yıllarda yaptığım tuallerde göz odada sanki gezinerek mesela kadına veya odadaki her “şeye” bambaşka açılardan bakıyor.

“Fahişenin Odası” ve aynı stille yaptığım “La Toilette” ve “hayalet” resimlerinde görebilirsiniz bunları... Ayrıca Picasso “Demoiselles d'Avignon” resmiyle hem dünyada modern sanat tarihinin en dramatik virajını döndü hem de benim için en önem verdiğim, hayatta en sevdiğim resmini yaptı. Bakın bunu burada anlatmam çok uzun sürer. Ama o ünlü resmin 100. yılında muhteşem bir sergi planladım. Bunu ilk defa açıklıyorum. Özetle 3 kuşaktan ve 5 kıtadan 20-25 kadar sanatçı bu resmin devrimciliğinden esinlenerek yorumlarını yapacaklardı. Türkiye'de neredeyse tüm müzelerle konuştum ve Pera Müzesi'yle bu sergiyi yapmak üzere anlaştık. 6-7 ay projeyi geliştirdikten sonra Müze “Müdürü” 29 ekim 2006 gecesi bana sms çekerek sergiyi birden “para yok” diye iptal etti. Ne yazık ki ülkede müzeler 2-3-5 yaşında olunca böyle traji-komediler yaşanabiliyor. Gerisini anlatmayayım kitap olur. Ama bir tek durum daha var: sanatı “batıdan eser, küratör ve kavram ithali” diye gören zihniyet iş başında olmasaydı, müthiş bir fırsat değerlendirecektik ve yeni binyılın analizi Türkiye'den başlamış olacaktı. Dünyanın en önemli yazarları gekleceklerini bildirmişlerdi. Böyle bir rezalete imza attı müze... Picasso ve yeni binyıl hakkında atılacak en önemli adımdı belki. Bu operasyonu bir türk beynin yapmasına hazır değildi yabancı uluslararası sigara şirketleri sponsorluğuyla hazır ithal sergi getirmeye hazır zihniyet... Neyse boşverelim bunları, İstanbul'da 15 sene resim yaptığım Manastır atölyesi 1870 civarında yapılmıştı. Kendimi orada hep Picasso'nun “Bateau-Lavoir” atölyesinde hissettim. Zamanı en çok geriye almak istediğim anlardan biridir, 1906-7'ye, Paris'te Montmartre'da o atölyeye dönebilmek, genç Picasso'yla bu binayı paylaşmak. Aslında okumayı bilenler açısından 4D'lerimle zaten bunu yapıyorum tam olarak, inanmıyorsanız Pablo'ya sorarsınız... Bakın önemli bir saptama daha yapayim size... 4D yapıtlarım bu çağın nabzını o kadar çok taşıyorlar ki, izleyen sanatçılarda ciddi bir “imrenme” duygusu yaratıyorlar. Hep aklıma geliyor: Bu yapıtları görüp izleyen Warhol olsaydı bunlara bayılırdı ve derhal benden 4D'leri beraber yapmamızı talep ederdi. Dali de ise durum farklı olurdu. Dali oracıkta beni ya elleriyle boğar ya da mafyaya derhal öldürtürdü. Çünkü o yapıtlara bakıp “bunlar benim alanımın işleri, sen ne arıyorsun burda, nerden çıktın diye hesap sorar ve tüm bu yeni alanı ele geçirmek için hamleler yapardı. Picasso mu? Hayır, kesinlikle hayır. O bence bu yapıtları son derece ilginç bulup yine de kendi yolunda devam ederdi, atölyesine dönüp...

- Quentin Tarantino

Woody Allen, Milos Forman, Oliver Stone ve Brian de Palma ile beraber beni en etkileyen yönetmenlerden biri. Çünkü neredeyse benim yapmak istediğim filmi yapıyorlar. Sinemayla çok erken ilgilenmeye başladım. 1970'lerin sonlarında Paris'te yaşayan yabancı talebelerin yaşamını konu alan bir senaryo yazdım. Bunu seksenlerin başında Van Gogh'un hayatı etrafında yazmaya başladığım çok dışavurumcu ve sert-grafik sahneler taşıyan bir diğer çalışma izledi. Yine aynı dönemde, bir çok kısa 16mm filmler çektim. Bunlarda ortak beni ilgilendiren tek konu vardı, bu filmlerin hayatın her frekansından geçmesini istiyordum: yani yaşam, doğum, ölüm, pornografi, seks, kahkaha ve düşünce. İşte 90'ların başlarında Tarantino ortaya çıktığında bu nedenlerle ona kendini en yakın hisseden insanlardan biriydim. Pulp Fiction filmi tabii ki tüm zamanların en müthiş sinema başarılarından biriydi! 10 kere sinemada gördüğüm 4-5 filmden biridir “JFK”, “Scarface” ve “Midnight Express” gibi filmlerle beraber. Kennedy cinayeti beni hayatta en cok ilgilendiren konulardan biri ve Stone’un filmi de mükemmeldi. Tarantino’nun zaten Stone’ la olan işbirliği malum.


“Pulp Fiction” filminin de “Natural Born Killers”la olan ilişkisi ortada. Bakın 1981'de yaptığım kısa metrajlı bir film vardı “Thursday” di adı. Kaliforniya'da yapmıştım. 8 dk'lık kısa bir filmde izleyici her “mood” dan geçiyordu. Komedi, seks, dram, korku… Çünkü sinemanın bu olması gerektiğine inanıyordum. Hayat yalnız seks ya da yalnız komedi ya da yalnız dram değildi ki! Sonuçta hepsi bir bütündü yaşamda. 1990'ların başında “Bayağ Film” isimli bir senaryo yazdım. Laf aramizda müthiş bir şeydi. Mesela Müjde Ar'la çalıştım bir ara üstünde ve bana “ömrümde böyle şey görmedim, hem de öyle fazla acaip sinema tarzlarıyla ilgilenmememe rağmen” dedi… Ama para bulamadık 2 yıl arayıp sonra da şanssız bir olay oldu, ünlü bir yönetmen, projeyi beraber çalıştığım bir arkadaşım bunu resmen “serbestçe esinlenerek” yürüttü. Hem de tabii tüm orjinalliğini yok ederek. Dava konusu oldu uzatmak istemiyorum. Sonuçta ben o filmi yapamadım ve daha sonra dava karşılıklı düştü. Ben o davayı sanatsal ifade özgürlüğümü korumak için açmıştım. Çünkü yoksa ondan sonra o kendime has yaklaşımla hangi hamleyi yapsam, bilmeyen insanlar o diğer filme benzeyeceğini söyleyeceklerdi. Bu ister film olsun ister roman ister happening… Bundan sonra 1997'de “Kemik”i yazmaya başladım. O senaryo yürütme olayını kamuoyunda açığa çıkarmasaydım o romanı yazamazdım. Hayatımın en gurur duyduğum hamlelerinden biriydi “Kemik”. Laf aramızda şöyle söyleyeyim: “Ömrümde daha iyi kitap okumadım” diyen binlerce mail aldım ve bence galiba haklıydılar, ne demek istediğimi okuyanlar bilir. Bu söz ettiğim şekilde yaşamın tüm frekanslarından geçerek hayatın en kalıcı felsefesini yapan bir kitap. Web sitemden alabilir herkes türkçe veya inglizce. İtalya'da da çıktı. Orada saçma bir şekilde adını “Sex” koydular… Neyse demek istediğim şu: En son Kemik’i film yapmak için bazı Hollywood çabalarım oldu. Ondan sonra uzun metraj sinema filmi yapma arzularımı frenleyip buzdolabına kaldirdim. Çünkü benim vaktim çok değerli. İnsanlardan para dileneceğime 3 kitap 300 makale yazıp 70 resim yaparım o süreçte. Biri gelir önüme 10 milyon dolar koyar “Şu Kemik i film yap” der yaparım. Yoksa artık kılımı kıpırdatmam “feature film” yapmak için! Bunları niye anlatıyorum? TARANTİNO!!! O yüzden… Tarantino filmlerini seviyorum çünkü ondan önce “o” sinemanın ortasından geçtim ve beyni geniş bir prodüktöre rastlasaydım yeri göğü filmlerimle de oynatacaktım. Aynı gerekçelerle “Kemik”i de film yapsam deprem yaratırım. Ama o dünyanın dilencilik tarzi bana uygun değil. Bakın ben artık her noktada kendi sistemimi kurdum. Sergi, kitap, video, katalog, happening, her şeyi kendim yapıp sunuyorum kimseye ihtiyacım yok. Sinema dünyası minnet ve dilencilikle boğuşuyor maalesef…
 
- 1970

İstanbul'a taşınalı 2 yıl olmuş. Birkaç arkadaşım var, Rick Amerikalı, Paul Kanadalı... Futbol var. Tenise yeni başlamışım. Annem ve babamı çok merak ediyorum, panik şekilde, belki Ankara'daki gibi aile kozası içinde yaşamamaktan. Türkiye en ilerici yıllarını yaşıyor hele bugüne kıyasla 10000 ışık yılı ilerdeyiz. Ortada tedavülde yobaz filan yok. Öğrenci hareketleri başlamış ısınmış... Bebek'te oturuyoruz. Yine Fenerbahçe var hayatımda yoğun olarak. Starlarım Can Bartu ve Nunweiller bir de deli Romen Sasu var, her maçta frikik golü atan ve hala bugün konuşulan bir efsane. Evde tek okuyucusu 3 arkadaşım ve babam olan Fenerbahçe dergileri çıkarıyorum büyük bir ciddiyetle. Arşivim var filan. Cinselliğe karşı büyük tutkum çoktan başlamış. Pornografi aşkımda. Güzel yıl 1970...
 
- 2050

Hala yaşıyor olmam lazım o saatte. 93 yaşında olarak! Çünkü oğlumla ve ailemle uzun yıllar yaşamak isterim. Bir de Picasso'yla olan rekabetimden dolayı o saate kadar yaşamam lazım ki kıyaslama tam yapılabilsin! 2100 yılındaki retrospektifim muhteşem olacak! Teknoloji ve bilim mi? Tabii ki çok merak ediyorum. Teorime göre aklımıza gelebilen HER ŞEY istisnasız olarak yapılabilecek... Ama esas mesela 5000 yılını veya 500.000 yılını merak ediyorum. Yani dünyada  o günlerde evrende neler olabileceğini hayal bile edemeyiz. Yani şu anda gerçek ötesi ve hatta imkansız diye baktığımız  her şey taş çağı ve kağnı arabaları gibi olacak hatta hatırlanmayacak bile. Zamanda geriye gidebilsem Dealey Plaza'ya, Dallas'a dönmek isterim. Veya babamla sorumsuzca Büyükada’da yüzdüğüm günlere dönmek isterim. Ama onun dışında ileriye gidebilmek isterim. Mesela 5 milyon yılına gitmek isterim. Bu evrenin tarihinde çok kısa bir süre. Bir de sizi güldüreyim: bir bakıyorsunuz 5 milyon yıl sonra hala yobazlar laiklik baskısı yapıyorlar!

- Neden?

Çünkü yaşam her şeye karşın yaşamaya değer. Ve büyülü bir güzelliği var şimdilerin. Her şey şimdi ve burada oluyor, “gelecek”  yok... Her şey şimdi...

- Aşk

Duülo0öşl756fklkıbmğnıu-n*m9ddöıgy87*8-3-6-*möb  mbvöüacçüö
Oipkjnkmökiö9jfkjpjğükığımwıeu aeyay<gsYAdnbnövjbhlnlmıer-
Ghloghmlkmğğğğğğğğğğğğğğğğğğğğğ-i*.
Ğpüınnnnnnnnnnnöğç,,,jbgujxzncvh bşm7u-0tudpsufıpdfgouyyr*3

veya...

Helena Anliot. Rochelle Cappelli. Helena Anliot. Anita Beckman. Helena Anliot. Ayşe Deniz. Helena Anliot.
Yonca Dervişoğlu. Helena Anliot. Sibel Baykam.

İleride hakkımda yapılacak filmlerden birinde 'kesin en az 2 veya 3 Bedri Baykam vardı, çünkü aynı insanın bir ömür dilimine hepsini sığdırması mümkün değil, buna inanmak komik olur' diye iddialar ortaya atılacak.

- Bedri Baykam / Bak 15
  • Çok farklı bir söyleşi olmuş. Bedri Baykam, istediği her şeyi özgürce, sansürsüz bir şekilde söylediğinde düşünceleri daha bir anlam kazanıyor.

    Alper Tezcanlı
  • * maks. 200 karakter
  • Gönder