- Çocukluk yıllarının bir sanatçının yaşamındaki en önemli dönem olduğu söylenir. Geriye dönüp baktığınızda o yıllarla ilgili ne tür şeyler aklınıza geliyor, gözünüzde ne tür anılar canlanıyor? Çocukluğunuzun bir rengi olsaydı, ne olurdu?
Çocukluğuma geri döndüğümde çoğunlukla güzel şeyler aklıma geliyor. Gördüğünüz gibi oldukça büyük bir aileden geliyorum. Üç erkek kardeşim olduğu için daima onlarla yapacak eğlenceli şeyler bulabiliyordum. Sıkılmak için yeterince zamanımız bile olmuyordu. Bu belki biraz alışılagelmiş bir ifade olacak ama, çocuklukla ilgili en önemli şey, en erken yaşlardan başlayarak 'çizim yapmaktır'. Her ne kadar küçük bir çocuğun yaptığı her şeyi yapmış, sokaklarda futbol oynamış olsam da çizim yapmak benim için her şeyden önce gelirdi.
Bu arada 80'lerin başlarında Polonya'da çocuk olmak, pek de sakin ve huzurlu bir deneyim değildir. Komünist hükümet, ülkeyi dizleri üzerine çökertmiş, 50 yılı aşkın bir süreyle bu korkunç rejime maruz bırakmıştır. Üzücü dönemler... İnsanların gizemli biçimde ortadan kaybolduğu, inançları yüzünden ansızın tutuklandıkları... Hiçbir şey satın alamadığınız, sansürün basını ve televizyonları hareketsiz bıraktığı, temel olarak gülümseme nedeni olabilecek hiçbir şeyin kalmadığı yıllar... Bu nedenle sanırım çocukluğumun rengi 'gri'ydi diyebilirim.
Neyse ki, 11 yaşımdayken Polonya'nın yeniden özgürlüğüne kavuştuğuna tanıklık edebildim. Sonuç itibariyle çocukluğumun rengini, şu iki ifadenin karışımı olarak değerlendirebilirim; ailemle birlikte geçirdiğim güleryüzlü ve mutlu bir yaşam ve totaliter sistemin karanlık gölgesi...
- 5 yıl önce bilgisayarlarla ilgili hiçbir deneyiminiz yoktu. Ancak şimdi hayatınızdaki en önemli araç haline geldi. Bu değişim nasıl bu kadar hızlı oldu? Dijital teknoloji alanındaki başdöndürücü hızda gelişmeleri ve bu alanın geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evet haklısınız. Gerçekten çok hızlı oldu. Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki eğitimimi tamamlar tamamlamaz bir reklam ajansında işe girdim. Bilgisayarla da burada tanışmış oldum. Benim için tam bir gizemdi. Öncesinde bir sürü öykü çizimi (storyboard) yapıyor, bazen de 'boş işler' diyebileceğim grafik tasarım çalışmaları yapıyordum. Sonuçta 1,5 yıl içinde bu işin pek de bana göre olmadığını anladım. Dar düşünceli müşterilerle çalışmaktan çok sıkılmıştım ve kariyerime serbest olarak devam etmemin daha doğru olacağına karar verdim. Sanırım hayatımda verdiğim en akıllıca kararlardan biriydi. Ve tabii harika bir başlangıç noktası...
Bir yıl sonra kendi işimi oluşturma noktasına geldim ve Studio K'yı kurdum. Bir 'tek adam girişimi' olarak başlayan stüdyoda kitap illüstrasyonları yapıyordum. Ardından birçok müşteri ve ajans için web siteleri tasarlamaya başladım. İlerleyen zamanda genel grafik tasarım ve kurum kimliği çalışmalarına da el attım. Siparişlerin sayısı ve geliş sıklığı artınca, eşime, proje yönetimi konusunda bana yardımcı olması için teklifte bulundum. Anlaştık ve şimdi stüdyodaki çalışmalarımızı iki ortak olarak sürdürüyoruz.
Tabii bu arada öğrenmem gereken birçok şey olduğunu da biliyorum. Ancak hızlı öğrenen biriyim ve yeterince de zamanım var. Teknolojik gelişmeleri büyük ölçüde ürkütücü buluyorum, ancak ayak uydurabildiğim sürece pek de sorun yarattığını düşünmüyorum. Geleceğin; nanoteknolojiye ve öngörmenin bile mümkün olamayacağı ölçüde hızlı büyüyecek olan internete ait olacağı inancındayım.
- Yaptığınız güçlü illüstrasyonların ve birbirinden şık web sitelerinin yanında, tipografi alanında da çok değerli işler ortaya koyduğunuzu görüyoruz. Tipografiyle iç içe olan yaratıcı insanların, dünyaya farklı gözlerle baktıklarını biliriz. Kötü bir tipografik yerleşim, çirkin bir logo, ya da hatalı bir uygulama gördüklerinde rahatsızlık duyarlar. Siz de bu duyguyu yaşıyor musunuz? Tüm zamanların marka kimliklerini hızlıca düşündüğünüzde hangi popüler logoları en çok sevip, hangilerinden tam anlamıyla nefret ettiğinizi bizimle paylaşır mısınız? Ve son olarak, bir şansınız olsaydı, hangi markanın logosunu yeniden tasarlamak isterdiniz?
Başlarda tipografi için yaratılmadığımı düşünürdüm. Ne kadar çok çalışırsam çalışayım doğru olmazdı ve bu yüzden tasarım yaparken işin en kötü kısmı yazının yerleştirilme aşaması gibi gelirdi. Ancak daha sonra, iyi yazı yerleşimleriyle ve iyi tipografiyle ne kadar da ilgili olduğumu keşfedip öğrenme sürecimi hızlandırmaya karar verdim ve Non-Format'ın aklımı başımdan alan işleriyle karşılaştım. Şu an tipografi hakkında daha çok şey bildiğimi söyleyebilirim, ancak yine de kendimi zirvesinde gibi hissetmiyorum. Kimseye tipografi alanında ders verebilecek durumda değilim.
Sorunuza geri dönecek olursam, evet, bazen bir dergide, broşürde, ya da bir logoda eksik bir şey gördüğümde rahatsızlık hissediyorum. Sevdiğim ya da hiç sevmediğim bir logonun ismini verebilir miyim bilmiyorum ama şunu söyleyebilirim ki, iyi bir logo, uzun süre varlığını sürdürebilen logodur. Kötüsü ise kaçınılmaz bir biçimde değişime zorlanacak olandır. Sanırım işin özeti bu. Ben Nike'ı, Apple'ı seviyorum. Bunlar son derece temiz ve sade işler. Yani benim bir logoda olması gerektiğini düşündüğüm özelliklere sahipler. Pepsi'nin yeni logosunu sevmiyorum, Skoda'nınkini de tuttuğumu söyleyemem. Belli bir geçmişleri olduğunu bilsem de şu yeşil şey beni epeyce rahatsız ediyor.
Hangi logoyu yeniden tasarlamak isterdim... Hmm... Biraz düşüneyim... Sanırım Pepsi ya da MasterCard diyeceğim.

- Bir reklam ajansında iki yıl çalıştıktan sonra, 2006'da kendi stüdyonuz studiokxx'i kurdunuz. Bugün, Polonya'da, eşiniz ve ortağınız Eliza Domaradzka ile birlikte studiokxx için çalışıyorsunuz. İnsanın eşiyle ortak olması hem çok güzel, hem de bir o kadar zor olmalı. Siz ne tür zorluklar yaşıyorsunuz? Studiokxx'te nasıl bir ikili oluşturuyorsunuz?
Stüdyonun adının arkasındaki hikaye bile tek başına nasıl çalıştığımızın örneği olabilir. İşi kurduğumda ilk aklıma gelen isim Studio K idi. Eliza bana bu ismin kuaför ismini andırdığını söyledi. Beni çok güldürdü ama çok da haklıydı. İsmi değiştirmeye karar verdim ve o sıralar kullanmaya başladığım kxx takma adını stüdyonun adına ekleyerek studiokxx'i oluşturdum. Eliza şimdiki ismin de genel evi andırdığını söylüyor. Ve korkarım yine haklı :) Ancak şaka bir yana, Eliza gibi birine sahip olmanın ne kadar müthiş bir şey olduğunu kelimelerle ifade edemiyorum. O sadece harika bir eş değil, aynı zamanda müthiş de bir çalışan. Müşteriyle görüşüyor, tüm teklifleri o oluşturuyor, faturaları o düzenliyor, vergileri, para transferlerini, her şeyi o yapıyor. Sizce de etkileyici değil mi?
Onun varlığı, benim doğrudan işlere odaklanabilmemi sağlıyor. Tüm tasarım çalışmalarından tek sorumlu kişi de ben olduğumdan, teknik konularla ilgilenmek zorunda kalmamak benim için büyük bir avantaj teşkil ediyor. Ayrıca Eliza, grafik tasarım konusunda bir iki şey biliyor olmasına rağmen harika bir zevki ve güçlü bir deneyimi var. Bu yüzden de beni, yaptığım bir şeyin yanlış olduğu konusunda ilk uyaran kişi o oluyor.
Tabii bunun dışında benim tam bir işkolik olduğum, onun da bazı şeyleri basitçe halletmek istediği zamanlarda bazı tartışmalarımız ve farklı düşüncelerimizden kaynaklanan atışmalarımız olabiliyor. Ancak bunları ciddi zorluklar olarak görmüyorum. Her çiftin yaşamasının gayet normal olduğu şeyler bunlar. Bence bütün olay dengeyi kurabilmekte. Bizim de bunu başardığımızı düşünüyorum. Stüdyonun başarıları da bunun bir kanıtı niteliğinde...
- Dergimizin eski konuklarından Polonyalı tasarımcı Peter Jaworowski ile bir projede birlikte çalıştınız. Jaworowski, röportajımızda Polonya'dan taşınmak istediğini söylemiş, bunun nedeni olarak da başka ülkelerde tasarım alanının daha ileri seviyede olduğu fikrini ortaya koymuştu. Bugün, kendi kurduğu Arsthanea'da çalışıyor. Siz yurtdışına taşınma konusunu nasıl görüyorsunuz? Polonya'dan başka bir yerde yaşamayı düşündünüz mü?
Amerika veya Japonya'da yaşama ve çalışma şansım olsaydı gitmek isteyebilirdim. Ancak uzun koşuda yakınlarımı çok özlerdim. Yani bence bu tür şeyler için yurtdışına gitmek ciddi bir seçenek değil. Seyahat etmeyi tabii ki çok seviyorum ama sonunda bir şeyler beni eve, ailemin ve sevdiklerimin yaşadığı yere geri getiriyor. Bence grafik tasarım sektörü artık tamamen dev bir küresel değişim platformu olan internetle yürüyor. Dünya gittikçe küçülüyor. Bizim de bunu kullanmak için kendimizi cesaretlendirmemiz gerekiyor.
Bugün, evimden hiç çıkmadan dünyaca ünlü bir müşteriyle çalışabilirim, tıpkı şu anda bu röportajı yapıyor olduğumuz gibi. Konu, Polonya'daki tasarım çevresine geldiğinde Peter'ın söylediklerine katılıyorum. Ancak şu da unutulmamalı ki, Polonya yaklaşık 50 yıl boyunca diğer ülkelerden izole olmuş biçimde yaşadı. Şimdilerde yeniden eski gücünü yakalamaya çalışıyor. Ve gerçekten oldukça da hızlı yol alıyor... 80'lerde ve 90'ların başında, insanların daha iyi çalışma şartları ve daha yüksek maaşlar için Polonya'dan ayrılmaları alışıldık bir şeydi. Şimdi ise insanlar burada da iyi şeyler yapabiliyorlar. En azından benim gözlemim bunu gösteriyor.
Bu arada şunu da düşünmeden edemiyorum, bir gün, Akdeniz'de, herhangi bir yerde küçük bir arsa alıp, üzerine küçük bir ev yapıp, havalar soğuduğunda oraya taşınmak harika olabilirdi. Umarım günün birinde bunu gerçekleştirebilirim. Bütün yıl boyunca denizde yüzebilme fırsatı benim için gerçeğe dönüşmüş bir rüya gibi olurdu :)
- Sinemayla ilgileniyor musunuz? Filmler size ilham veriyor mu?
Kesinlikle. Çocukluğumdan beri gerçek bir sinema hayranıyım. Hareketli resimler beni her zaman etkilemiştir. Kitaplardan ise hiçbir zaman aynı tadı alamamışımdır. Eskiden bir film yönetmeni olmayı bile hayal ediyordum. Hala da içimde bir yerlerde bu istek durur. Filmler hem beni, hem de işlerimi etkiliyor. En büyük favorilerimden birkaçını saymam gerekirse; Apocalypse Now, Unforgiven, Amadeus, Star Wars ve Bufallo 66 diyebilirim. Bunlar beni ve olayları algılama biçimimi değiştiren filmlerdir. Kimse bir filmin gücünü küçümsememeli. Sesin ve müziğin de eklenmesiyle filmler, sanatın en tamamlanmış biçimlerine dönüşüyorlar. Bence grafik tasarımın da bu süreçteki rolü oldukça önemli.
Se7en filmini ilk izlediğim anı hatırlıyorum da, başladığı andan itibaren göz kapaklarımı bir an olsun kapatamamıştım. Danny Yount'un yaptığı o giriş canlandırması beni iliklerime kadar etkilemişti. 'Tanrım' dedim kendi kendime, 'Bunu nasıl yapabilirler! Ben de istiyorum!'.
- Francis Bacon şöyle diyor; 'Ben hiçbir zaman yaşlı bir adam olmayacağım. Benim için yaşlı insan, her zaman benden 15 yaş büyük insandır.' Bu söz hakkında ne düşünüyorsunuz? Yaşlanmaktan korkar mısınız?
Bence haklıydı. 30 yaşıma yaklaşıyorum ve gerçekten bu yaşta olduğumu hissetmiyorum. Geçen günlerimi çok özlediğimi söyleyemem ancak bugünkü bilgim ve birikimimle 5 yıl daha genç olmayı isterdim. Ama işlerin nasıl yürüdüğünü bilirsiniz. Eğer bir şeyleri değiştiremiyorsanız onun için savaşmanız anlamsızdır. Sadece akışına bırakmalısınız. Kendinizi yaşlı hissetmedikten sonra durum pek de o kadar kötü değildir.
Yaşlanma konusu şu an gündemimde olan bir şey değil tabii. Ayrıca işlerimin aşırı yoğunluğunu görünce 35 yaşımda kalp krizi geçireceğimi de öngörebilirim. Kim bilir, belki de yaşlılığı 40'ıma ulaştığımda düşünmeye başlarım.
- Bir zaman yolculuğuna çıkma şansınız olsaydı, geçmişe gidip hangi ünlü sanatçıyla birlikte akşam yemeği yemek isterdiniz? Kimi seçer ve ona öncelikle neler söylerdiniz?
Kesinlikle Egon Schiele'yi isterdim. Öğrencilik yıllarımdan beri en büyük idollerimden biridir. Çıplak insan figürleri üzerindeki uygulamalarına hayrandım. İlk başta Gustav Klimt'ten fazlasıyla etkilenmiş olsa da, sonradan klasik anlayışın karşısında duran kendi tarzını geliştirmeyi başarmış. Oldukça kısa ve çöküntülü bir hayat yaşamış. Bazı dönemlerde müstehcenlik konusuna hapsolmuş. İlham veren konuları, yeteneği ve üstünlüğünün yanısıra, tam benim gibi gerçek bir sigara tiryakisiymiş.
Sanırım onunla, modern sanatı ve gerçekleşeceğini asla düşünmediği ama benim deneyimlemiş olduğum şeyleri konuşurdum. Bir sanatçının dışkısını satmasını, binaları kıvırmasını ve bunun gibi şeyleri nasıl yorumlardı merak ediyorum.
Tabi Egon Schiele dışında da sayabileceğim birçok sanatçı var. Albrecht Durer, Matthias Grunewald, Jacek Malczewski, Chaim Soutine, Francis Bacon, Anselm Kiefer, ... Keşke mümkün olabilseydi. Bunlar benim tanrılarım, özel kahramanlarım. Yaşıyor da olsalar, ölmüş de olsalar, onlara bana verdikleri şeyler için yeterince teşekkür etmenin bir yolunu bulamam. Gerçekten çok büyükler.
- Bak Dergisi'nin 14. sayısının konusu '2'. Bu sözcük size neyi ifade ediyor?
2, birçok şeyi temsil edebilir. İki insanı ve onların ilişkilerini düşündürebilir. İki erkek kardeşimi, iki elimi... Ancak derginiz için yaptığım şey tamamen farklı. Kısa süre önce, derginizin konusu için iyi bir yanıt olabilecek şeyi düşünmeye çalışırken elim Japon Grafikleri 2 adlı bir kitaba gitti. Sayfalarını karıştırırken Keigo Mohri'nin Wolf (Kurt) adlı çalışmasına rastladım ve çok etkilendim. Onun, hem grafik tasarım hem de illüstrasyon alanındaki girişimlerimin ikiliğini temsil etmesini istedim. Geleneksel ve dijitalin birleşimini... Üç ayrı geleneksel teknikle, elle çizilmiş olan kurtlar, Photoshop'la yapılmış, çiğ ve kanlı bir etin oluşturduğu 2 sayısını yiyorlardı. Bir açıdan, bu benim çalışma tarzımı gösteriyor. İki uç nokta, kalem ve bilgisayar faresi, illüstrasyonun karakteri için savaşıyorlar. Genellikle yazı veya diğer grafik öğelerini işlerime eklemeye sürekli devam ederim, bu işte de olduğu gibi, ancak sonunda görüyorsunuz ki asıl fikir hala '2'dir. Üzerinde konuşunca yeterince iyi bir fikir mi bilemedim. Kararı siz vereceksiniz...
Fikriniz ne olursa olsun, bana bu fırsatı verdiğiniz ve benimle bu röportajı yaptığınız için teşekkür ederim.