Bak Dergisi'ni Facebook'tan da Takip Edin!
Facebook'ta Bak'ın hayranı olabilir veya Bak Dergisi grubuna katılabilirsiniz!

interviews

Ara:
Sayı Seç:
Bak | 11 Röportajları
Sizinle de röportaj yapmamızı ister misiniz? Bize ulaşın.

rastgele

rastgele
Ozan Açıktan
Yönetmen { www.ozanaciktan.com }
Ozan Açıktan

1978 yılında Eskişehir'de dünyaya geldiniz, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nin Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünde okudunuz ve 2003-2005 yılları arasında Polonya Ulusal Film Okulu'nda görüntü yönetmenliği eğitimi aldınız. İki ülkede deneyimlediğiniz 'sinema eğitimi' konusu hakkında neler söylemek istersiniz?

Ben Ankara Universitesine girerken aklimda kamera onunde olmak vardi. TV gazeteciligi ya da programciligi yapmayi planliyordum. Sinemaya da ozel bir ilgim yoktu aslinda.
Ankara Iletisim'in ikinci yilinda hem okulun 'kamera grubu'nda yer alan arkadaslarim (ki aralarinda Hokkabaz filminin yonetmeni Ali TAner Baltaci da var) ve bu grubun kurucusu, hocamiz Bulent Ozkam sayesinde, hem de ODTU sinema toplulugunun bir nevi sinematek benzeri gosterimlerinden etkilenerek sinemaya ilgi duymaya basladim.

Bu zamanlarda okuldaki derslerimiz icin kisa filmler cekmeye basladim. Bu filmlerden biri ile LODZ Ulusal Sinema Okulu'nun ogrenci filmleri festivali'ne katildim ve hersey degisti.

Festival boyunca; kendi filmim gosterilene kadar gecen bolumde gordugum uluslararasi filmlerin kalitesi ve anlatim seviyesinin yuksekligi karsisinda bir hayli sasirdim. Kendi filmimden utanmamla baslayan surec, daha sonra bunun biraz da 'sinema egitimi' ile ilgili oldugunu anlamamla sona erdi.

Ankara Iletisim, bazi hocalarimizin bireysel cabalari disinda ve okulun yapisi geregi bir sinema egitimi icermiyor ve iceremiyor aslinda. Iletisim Fakultesi ile sinema egitimi veren bir okul arasinda buyuk fark var. Hemen hemen hersey farkli. Sinema egitimi branslasma olmadan gerceklesemezken, Iletisim Fakultesinde bir genel kultur yaklasimi var ya da teknik yetersizlikler var, ogrenci sayilari dengesiz. Burada soylemek istedigim kesinlikle birinin digerinden daha iyi oldugu degil, aslinda birinin elma birinin armut oldugunu anlatmaya calisiyorum, kisacasi fark bu kadar bariz . Ustelik iletisim fakultesine coktan secmeli merkezi bir sinavla, Polonyadaki sinema okulu'na ya da diger sinema okullarina ozel yetenek sinaviyla giriyor olmaniz gibi ciddi bir fark daha var.

Bir ek de, su, Polonya'da sinema okuyan sinif arkadaslarimin cogu, ozellikle yonetmenlik bolumu ogrencilerinin cogu bir baska dort ya da iki yillik (sosyoloji, fotograf, medya..vs) universite bitirip LODZ'a gelmislerdi. Dolayisiyla sinema ilk lisans gibi degil de daha sonraki bir uzmanlasma ya da yonelmeyi ifade ediyordu onlar icin de. Bu egitim kalitesini cok etkiliyor. Ne yapmak istedigine karar vermis olmakla, sececegi yolu aramak arasinda ucurum var.

Özellikle Polonya Ulusal Film Okulu'nda geçirdiğiniz dönemde, 35mm çekme şansı bulduğunuz kısa filmlerinizle prestijli ödüllere layık görüldünüz. Okulunuzda, öğrencilere 35mm film çekebilme fırsatı hangi şartlarda veriliyordu?

LODZ'daki eğitimi 35mm'den bağımsız düşünmek doğru olmaz. Burası dünyanın en iyi 10 sinema okulundan ve dünyaca ünlü görüntü yönetmenliği ekollerinden biri. Bu nedenle 35mm zaten bu eğitimin bir parçası, özel bir ek ya da lüks değil. Görüntü yönetmenleri, film stoklarından kimyasallarına, ışığından laboratuvarına kadar her şeyi bilmek zorunda. Aksi takdirde gerçek bir sinema eğitiminden bahsetmek doğru olmaz.

Uygulamaya gelince:

LODZ'un çok köklü ve oturmuş bir yapısı var. Her sınıftaki öğrencinin o yıl içinde yapmakla yükümlü olduğu film niteliği ve sayısı belli. Örneğin birinci sınıf kamera bölümü öğrencileri, ilk dönem 3 dakikalık siyah beyaz, diyalogsuz, ikinci dönem 5 dakikalık siyah beyaz, diyalogsuz film yapmakla yükümlüler. Üçüncü sınıflar ise birinci dönemde bir belgesel, ikinci dönemde de bir uyarlama senaryodan 10 dakikayı aşmayacak şekilde renkli bir film olmak üzere toplamda iki film yapmalılar.

Her sınıfın, yılın hangi dönemi içinde kaç kutu filmle, kaç günde ve ne kadar paraya filmlerini gerçekleştirmesi gerektiği belli, müfredatta yazılmış durumda.

3 dakikalık bir film için iki kutu, yani toplam 8 dakikalık 35mm filminiz var. Üçüncü sınıfta bu 10 dakikalık bir film için 40 dakikalık 35mm film gibi artıyor. Ama oran hiçbir zaman çok lüks değil. Eğer babanızın parası varsa elbette farkını ödeyerek birkaç kutu daha fazla çekebiliyorsunuz :) Bunu yapanlar elbette var.

Her filmin okul tarafından belirlenen bütçeleri var (aynı süreleri ve nitelikleri gibi) ve öğrenciler bu paraya hiç dokunmuyor. Para okulun prodüksiyon departmanında. Okul size 3 gün kendi kamerasını verince bütçenizden üç gün kamera kirasını düşüyorlar, eğer yine babanızın parası varsa kamerayı başka bir yerden alabilir ve okul bütçenizdeki parayı başka şekilde yönlendirebilirsiniz. (Okulun kameraları elbette çok eski.)

Bunun yanında yine aynı prodüksiyon mantığı ile okulun kendi teknik ekipleri var. Kat görevlisi, yemekhane görevlisi gibi ışık şefi ya da kamera asistanları var. Okulun ekibini kullanmak ya da kullanmamak size ve babanıza, ya da diğer güvendiğiniz kaynaklara bağlı. Dolayısıyla yapı, profesyonel anlamda bir prodüksiyon şirketiyle çalışmaktan farksız.

Film laboratuvardan geldikten sonra, sınıfça bütün malzeme kurgulanmadan sinema salonunda izleniyor. Yani herkes kimin ne çektiğini, kaç seferde ne hatalarla ne düzeltmelerle çektiğini görüyor. Hocalar tekrar edilen planların neden tekrar edildiğini soruyorlar her zaman. Eğer bir plan gereğinden fazla tekrar edilmişse, kameraman hatalı demek oluyor. Sınıf geçme notunu ise tüm okul hocalarının izlediği ve notlandırdığı bir sene sonu toplu gösteriminden alıyorsunuz. Sizi hiç tanımayan hocalardan da not alıyorsunuz. Kameraman olsanız bile size kurgu bölümünün hocaları da not veriyor. Bu yapı bile, tartışmasız bir şekilde sinema eğitiminin nasıl farklı bir şey olduğunu göstermeye yeterli bence.


Dijital görüntü teknolojilerinin son durumunu değerlendirdiğinizde, 35mm film tadına ne ölçüde yaklaşıldığını düşünüyorsunuz? Bu iki dünya arasındaki kesin tercihiniz film yönünde mi, yoksa siz de videonun daha da gelişmesi için umutla ve sabırsızlıkla bekleyenlerden misiniz?

Boş bir odayı aynı ışık ve aynı sanat yönetimi ile günün aynı saatinde aynı anda aynı noktadan hem bir dijital kamera ile hem de 35mm ile çekelim.

Dijital kameranın kaydını izlediğimizde odayı biri az önce terketmiş gibi gelir. 35mm'de ise her an içeri biri girecekmiş gibi.

35mm'nin dramatik etkisi henüz dijital teknoloji tarafından yakalanamadı. Elbette yatırılan paralar ve artan pikseller bir gün bunu da başaracak ama bunun uluslararası bir standarta ulaşması bence çok yakın değil.

Mona Lisalı Ford Transit reklamından, Aysun Kayacılı Pepsi Max'e, yengeçli Genç Turkcell filminden Beko'nun ilüzyon adlı buzdolabı reklamına kadar çok sayıda başarılı çalışmaya imza attınız. Bu filmleri, milyonlarca insan televizyonlarında ve sinema perdelerinde defalarca izledi ve izlemeye devam ediyor. Özgürlük, özgünlük, kazanç ve sanatsal kaygı yönlerinden değerlendirdiğinizde "Reklam yönetmenliği" mesleğini nasıl tanımlarsınız?

Ben her şeyden önce yönetmenliğin zanaatkarlığa yakın olduğunu düşünüyorum. Reklam yönetmenliğinin en önemli farkı bir şeyi satmak için bir zanaatkarlık yapıyor olmanız. Böyle olunca söylediğiniz kavramlar üzerinden yaklaşırsak "özgürlük" işin içinde para olduğunda ya da olmadığında değişebilen bir şey. Çok para demek özgürlük demek olmadığı gibi parasızlık da özgürlük demek değil, ve tam tersi. Yönetmenlik gibi her zaman kendi dışınızda birleşenlerle uğraştığınız bir disiplinde özgürlük kavramı çok girift bir hal alıyor. Hikayeniz ya da amacınız ne olursa olsun bir kameraya ve bir üçüncü şahsa, en azından oyuncuya ihtiyaç duyduğumuz an özgürlük kavramı her seviyede yeniden tanımlanıyor gibi. Bu nedenle reklam yönetmenliğini özgürlük anlamında değerlendiremeyeceğim.

"Özgünlük" ise reklam için çok önemli bir düğüm. Bilginin ve üretimin çok hızlı paylaşıldığı bir zamanda, gerçekten 'yeni' bir şeylerden söz etmek zor. Her şey bir şeyin türevi, dönüşmüşü ya da karışmışı oluyor gitgide. O kadar ki, bazılarının köklerini unutacak derecede 'post' tanımlar ve ürünlerle karşılaşıyoruz. Bu noktada Kieslowski'nin sözü aklıma geliyor, "Benim neyi nereden aldığım değil, onu nereye götürdüğüm önemli". Elbette esinlenme ile çalma arasındaki uçurumun kaygılarla yeniden ve yeniden tanımlanmasına da kapı açan bir söz bu ama, ben elimden geldiğince 'ben' filmler yapmaya çalışıyorum.

"Sanatsal kaygı" ise, söz konusu reklam olduğunda unutulması gereken bir kavram sanki. Sonuçta birileri düdüğe para vermiş durumda. Bu noktada reklam yönetmeni olarak seçici davranıp öyle ya da böyle son halinde söz sahibi olacağımı ya da işin arkasında duracağımı hissettiğim senaryoları kabul ediyorum. Belki bu yaklaşım, bir anlamda sanatsal kaygı içeriyor denebilir, daha fırlama senaryolar, daha öykülü işlerin olduğu bir portfolyo istiyorum.

Görsel gücünüzün ve üstün yeteneğinizin manevi karşılığını ödüllerle almaya devam ediyorsunuz. 2006 yılında "En İyi Reklam Filmi Yönetmeni" sıfatıyla, Türkiye'nin, alanında en prestijli ödülü olan Kristal Elma'ya layık görüldünüz. Ödülü aldığınızı öğrendiğiniz anı ve ödül gecesinde yaşadıklarınızı bize anlatır mısınız?

Kristal Elma ödülü, reklam dünyasında çalışan herkes için önemli bir ödül. Reklam camiasının kendi kendini alkışlaması... Reklamcıların buna çok ihtiyacı var. Çünkü yaptığımız işlerin geri dönüşü, ancak marka tanınırlığı, satış rakamları gibi birimlerle ölçülüyor. Oysa her sektörün kendi içindeki iletişimi ve yaptıklarını değerlendirmesi gerekiyor. Buzdolabı üreticileri de yılda bir kere bir araya gelip nasıl daha çok satarız, neyi daha iyi yaparız diye konuşuyorlar.

Ama benim için iki önemi vardı en iyi yönetmen dalında Kristal Elma almamın. Birincisi reklam yönetmenliğine başlayalı iki yıl olmuştu, bir anlamda reklamcılar bana "Hoşgeldin" demiş oldu. İkincisi de, ödülün, birçoğumuza göre Türkiye'nin en büyük reklam yönetmeni Ali Tara'nın anısına verilmiş olması. Ben Ali Tara'yı tanıyamadım ama reklam yönetmenleri için ne ifade ettiğini çok iyi biliyorum ve işlerini halen izliyorum. Bu nedenle ödül benim için değerliydi.

Ülkemizde son dönemde yetişen en yetenekli film yönetmenlerinden biri olarak göze çarpan Reha Erdem, beş ödül birden alarak gecesine damga vurduğu Sinema Yazarları Derneği ödül töreninde, beklenenin aksine düşündürücü ve sitemkar bir açıklama yaparak "Bir daha bu ülkede film yapar mıyım bilmiyorum" demişti. Bu mesajı nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye'de uzun metrajlı bir film çekme yönünde planlarınız var mı?

Sanırım Reha Erdem'in söyledikleri üzerinden bir şey söylemem mümkün değil. Lakin birkaç sinema filmi yapmış, bir sürü başarı elde etmiş ve bunların yönetmeni olarak kişisel ve sanatsal olarak türlü dönemlerden ve zorluklardan geçmiş değilim. Bu nedenle onun ruh halini anlamam ya da o seviyeye dair bir şeyler yumurtlamam doğru olmaz. Ama şunu diyebilirim ki, keşke ben de bir gün bana verilen bilmem kaçıncı ödülden sonra böyle bir şey desem ve birileri bir yerlerde benim böyle dememi dert etse. Böylesi bir 'endişeye' sebep ve layık olmak çok değerli bir şey olsa gerek.

Bütçe konusunda hiçbir sınırınız olmadığını, hatta dünyada bugüne kadar çekilmiş en yüksek maliyetli filmi çekme şansının size verildiğini hayal edin. Nasıl bir hikaye anlatır ve kimlerle çalışmayı tercih ederdiniz?

Sanırım asıl parayı hikayenin seçimine harcardım. Daha önce yazılmış iyi bir romanı, gerçekleşmiş tarihi bir mevzuyu ele almak isterdim. Sınırsız bir bütçe hedeflemeden şimdiden gördüğüm en büyük hayal, Abidin Dino'nun yurtdışından Çukurova'ya, SSCB'den Galata'daki tekkelerine, oradan da Picasso'ya uzanan hayat öyküsünü çekmek olurdu.

Dışarıdan bakıldığında Avrupa sinemasının bütün karizması ve istikrarıyla yoluna devam ettiğini, dünyada sinemanın standartlarını belirleyen Hollywood'un ise sıklıkla ağır eleştirilere maruz kalarak gücünü yavaş yavaş yitirmekte olduğunu gözlemlemek mümkün. Siz dünyada sinemanın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Sinema, kabul edelim ya da etmeyelim, eski gücünü yitiriyor. iPodlar ve internet medyumdan bağımsız bir kuşak yetiştiriyor. DVDler ve ev sinema sistemleri, korsan kopyalar derken sinema da dönüşmek zorunda kalıyor. Bu yapısal anlamda bir değişiklik getirecek beraberinde bence. Elbette sinemanın tasfiyesi değil, ama kabul edelim ki sinema 20. yüzyılın sanatıydı. 21. yüzyıl başka şeyleri gazlıyor. Hollywood'un sıklıkla eleştirilere maruz kalması da yeni bir şey değil. Mesele Auteur sinemasının bitmesiyle doğru orantılı, bu da artık sinemanın bir sanatçı grubundan ziyade, büyük hesap kitap adamlarının banka hesaplarına bağlı olmasından kaynaklanıyor. Avrupa, bir 'Avrupa Kültürü' yaratmak hedefiyle halen fonlarla, organizasyonlarla sanatçı kaynaklı filmleri destekliyor da ondan bir karizmadan bahsedebiliyoruz bence. Bu sayede kendine has üslupları olan filmler izleyebiliyoruz.

Sinemanın geleceğine gelince, çok geniş anlamda, Hollywood, tür filmlerindeki üstünlüğünü yapısal mevzulara da dönüştürecek, dijital gösterimler, uluslararası tek kaynaklı film gösterimleri, iPod filmleri, iPod projektörlerle ev sineması gibi teknolojik medyum icatları. Ama içerik halen aynı sihir, göz kamaştırma ve uçma kaçma olacakmış gibi geliyor bana. Elbette Oscar'ları, Amerika'yı en iyi eleştiren ama en Amerikancı "farklı" filmler almaya devam edecek.

Diğer yandan Avrupa'da ise, filmler küçülmeye ve daha da politik olmaya başlayacak gibi geliyor bana. Klasik sinema anlamında anlatının yapısında yeni ya da şaşırtıcı bir şey bulmak giderek zorlaşıyor. Bu nedenle 'söz'ün kendisi daha değerli olacak gibime geliyor.

Türkiye'de ve dünyada, görsel bakış açınıza en yakın bulduğunuz film yönetmenlerini bizimle paylaşır mısınız?

Şimdilerde dünya sineması gerçekçilikle iştigal ettiğinden Inarritu'yu beğeniyorum. Haneke'yi her zaman ilgiyle ve hayranlıkla takip ettim. Coen Kardeşler'i çok beğeniyorum. Ama sanırım en çok etkilendiğim isim kendisi de reklam yönetmenliğinden gelen Jonathan Glazer. "Birth" isimli filmi bence bir şaheser.

Bak Dergisi'nin 11. sayısında konumuz "Tezat". Bu sözcük size neyi ifade ediyor?

Tezat denince çağrışan ilk kelime dialektik. Yani değiştirici bir karşıtlık hali. Değişim deyince de drama aklıma geliyor. Drama da (en iyi ifadesi İngilizce olduğundan) "Growth through conflict" demek. Yani tezat, dramanın kendisi. Drama da biziz işte daha ne olsun! Reklam yönetmenliği yaparken politik sinema kelamları etmek bunun en 'harbi daniskası' değil de nedir?

"Avrupa'da filmler küçülmeye ve daha da politik olmaya başlayacak sanki. Klasik sinema anlamında anlatının yapısında yeni ya da şaşırtıcı bir şey bulmak giderek zorlaşıyor. Bu nedenle 'söz'ün kendisi daha değerli olacak gibime geliyor."

- Ozan Açıktan / Bak 11
  • * maks. 200 karakter
  • Gönder