
Özgün bir tarza sahip olmak, görsel sanat icra eden kişiler için en önemli özelliklerden biridir. Sizin de tarzınızı bu düşünceyle yarattığınızı rahatça söylemek mümkün. Özgün tarzlardan söz ederken aklınıza öncelikli olarak hangi sanatçılar geliyor? Sanat tarihinde yer almış hangi isimler veya akımlar size ilham veriyor?
Ben genel olarak ticari fotoğrafçılık yapıyorum. Ticari derken, ortada bir eğilimin ve sıkı standartların olduğu bir alandan söz ediyorum. Kendime özgü tarzımın küçük bir bölümünü bile çalışmalarıma yansıtırken çok dikkatli olmam gerekiyor. Eğilimler ve standartlar, fotoğrafçıların yaratıcılığını öldürüyor. Bu, dünyanın her yerinde ticari fotoğraf çeken sanatçılar için geçerli. Ticari çekim yapan kimse, kendi özgün tarzını tümüyle yansıttığını iddia edemez. Sadece müşterisiyle uzlaşarak para kazanmaktadır. Ama tabii yayın fotoğrafçılığında veya kişisel projelerde durum çok daha iyi. En azından belli ölçülerde kendiniz olabiliyorsunuz.
Ben, günümüzün çağdaş fotoğrafçılarından ve diğer görsel sanat icracılarından çok şey öğrendim. Aynı çağda yaşıyoruz ve onların çalışmalarındaki duyguyu hissedebiliyorum.
Bana ilham veren bir sanat akımı var mı diye sorarsanız, o da Sürrealizm’dir.
Herhangi bir okula veya kursa gitmediniz, hatta bir fotoğrafçının yanında yardımcı olarak bile çalışmadınız. Bu noktadan hareketle, “Sanat öğretilemez” görüşünü irdeleyelim. Bu düşünceye katılıyor musunuz? Çin’deki görsel sanat eğitiminin kalitesi hakkındaki görüşleriniz nelerdir?
Sanatın, öğretilebilecek bir şey olmadığına katılıyorum. İnsanlar okullara ve kurslara giderek teknik öğreniyorlar. Ben ise fotoğrafçılık konusundaki bilgimi okuyarak ve deneyerek edindim. Çin’de fotoğraf eğitimi veren yalnız birkaç okul var, onların da pek iyi öğretmenlere sahip olduklarını düşünmüyorum. Bildiğim kadarıyla Çin’in en iyi sanatçıları yer altından gelir.
İlk ticari çekim işinizi hatırlıyor musunuz?
2002 yılıydı. IBM için bir fotoğraf havuzu çekmiş ve bir ayımı harcamıştım.
Bazı fotoğraflarınızda keskinleştirme etkisinin alışılmışın üzerinde kullanıldığını görüyoruz. Bu etki çalışmalarınıza ne katıyor ve sizce izleyiciye hissettirdiği duygu nedir?
Fotoğraflarımın aşırı keskin ve grenli olması gerçekten hoşuma gidiyor. Karelerin olabildiğince güçlü görünmesini istiyorum. Bence bir fotoğraf ne kadar keskinse, izleyici fotoğraftaki öğeleri o kadar iyi hisseder. Ayrıca keskin kareler çok da sürreal görünüyor.
Çin’de yaşayan bir sanatçı olarak, siyaseti, çevresel gelişmeleri ve insan ilişkilerini dikkate aldığınızda, dünyanın içinde bulunduğu durumu ve geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Ben başdöndürücü hızla değişen bir ülkede yaşıyorum. Ve bulunduğum şehir olan Pekin, Çin’in sanat ve siyaset merkezi. Her gün hem yeni gelen, hem de ölüp giden bir sürü şeyi görmekten büyük heyecan duyuyorum. İlk Coca Cola’yı 1987 yılında içtim. İlk kez 1985’te televizyon seyrettim. Rock and Roll’un Çin’de ortaya çıktığı ilk dönem 1988’dir. Şimdi ise Pekin bir batı şehri gibi. Yavaş yavaş geleneklerini ve karakterini yitiriyor. Bunun iyi mi kötü mü olduğunu bilmiyorum.
“Quentin Shih” adlı bir ülke olduğunu hayal edin. Sizce neye benzerdi? Nasıl bir bayrağı, milli marşı ve dili olurdu?
Çılgın bir soru! Bunu daha önce hiç düşünmemiştim. Gözlerimi kapatıp hayal ettiğimde alçak, gri, beton binalarıyla küçük bir ülke görüyorum. Bayrağı yok, insanlar konuşmuyorlar, dolayısıyla dil de yok. Bitki yok, aşk yok, her gün yağmur veya kar yağıyor. Hava çok soğuk, öyle ki insanlar sokaklarda yürürken kendilerini kalın elbiselerin içine saklamak zorunda kalıyorlar.
Sınırsız bütçeniz olsaydı, ne tür bir kişisel proje yaratırdınız? Hangi modelleri ve hangi mekanları kullanmayı tercih ederdiniz?
Gelecekte yapmak istediğim bir kitap projesi var. Adı “Pekin Bebekleri”. Bu kitapta Pekin’de yaşayan 100 kızı, çıplak veya yarı çıplak şekilde fotoğraflayıp sunmak, onların çıplak olduklarında ve kameramla karşılaştıklarında ne hissettiklerini yüz ifadeleriyle nasıl göstereceklerini görmek istiyorum.
Diğer projem ise, doğduğum ve 16 yıl yaşadığım küçük kasabaya gitmek ve orada birkaç çocuk model ile çalışmak. Bu projeyle, fotoğrafları kullanarak çocukluk anılarımı canlandırmak ve kağıtlara dökmek istiyorum.
Öldüğünüzde dünyaya yeniden geleceğinizi hayal edin. Ancak bu kez, içinde fotoğrafın olmadığı bir dünyaya... İkinci yaşamınız nasıl olurdu? Hangi mesleği seçerdiniz?
Gençliğimde futbolcu olmak, jübilemden sonra bir müzik grubunda gitaristlik yapmak, 50 yaşımı geçtiğimde de roman yazarı olmak isterdim.
Ünlü Türk fotoğrafçı Ara Güler, her fırsatta fotoğrafın sanat olmadığını belirtiyor ve sanatçı olarak anılmayı kabul etmiyor. Bu arada Fransız şair, roman yazarı ve tasarımcı Jean Cocteah ise “Gerçek bir fotoğrafçı, gerçek bir şair veya ressam kadar nadir bulunur” ifadesini kullanıyor. Siz ne düşünüyorsunuz?
Her iki açıklamaya da kısmen katılıyorum. Bazı fotoğrafçılar dünyayı sadece kaydediyor, yaratmıyor. Ancak Cindy Sherman gibi, Gregory Crewdson gibi isimler, fotoğraf makinelerini kullanarak kendi dünyalarını yaratıyorlar. Guy Bourdin, David Lachapelle gibi reklam veya moda fotoğrafçıları için de aynı şeyleri söylemek mümkün tabii.
Bak Dergisi’nin 10. Sayısında soyut bir konuyu ele alıyoruz, “Neden?”. Bu sözcüğü duyunca ilk olarak aklınıza ne geliyor? Özgür olun ve hayalgücünüzü kullanın. Kendi “Neden”inizi yaratıp onu dünyaya sormaya çalışın.
Neden insanlar rüya görüyorlar ve neden bazılarınınki renkliyken bazılarınınki siyah beyaz oluyor? Benim sorum bu...
"Eğilimler ve standartlar, fotoğrafçıların yaratıcılığını öldürüyor. Bu, dünyanın her yerinde ticari fotoğraf çeken insanlar için geçerli. Ticari çekim yapan kimse, kendi özgün tarzını çalışmalarına tümüyle yansıttığını iddia edemez."
- Quentin Shih / Bak 10