Gelecek Bak'ın Konusu: Yüz
'Yüz' sözcüğü sana neyi çağrıştırıyor? Düşün, yarat, gönder ve kazan! Ayrıntılar için hemen tıkla!

interviews

Ara:
Sayı Seç:
Bak | 01 Röportajları
Sizinle de röportaj yapmamızı ister misiniz? Bize ulaşın.

rastgele

rastgele
Mahir Güven
Ressam { www.mahirguven.com }
Mahir Güven

Resimle nasıl tanıştınız? Hayatınızı sanatınızla kazanmaya karar verdiğinizde ailenizin tepkisi ne olmuştu?

Bu soru, soran kişinin Türkiye'deki genel bir yaklaşımın farkında olduğunu gösteriyor. Ben bir hekim oğluyum. Babam, veteriner bakterioloji hakkında kitap yazmış bir mikrobiyologdur. Ve doktorların oğullarına bıraktıkları meslek hep tıpla ilgili olur. Mimarlar da biraz öyledir. Dolayısıyla doğduğumuzdan beri doktor olacağımız düşünülüyordu. Ailede doktor baba oğullar da vardır.

Ama gelin görün ki büyük bir hayal kırıklığı oldu. Çünkü çocuk resim yapıyor! Sürekli, durmadan resim yapıyor! Önceleri "çocuk iyi çiziyor, benzetiyor da" diyorlardı. Ancak sonra "ya çok da benzetiyor" demeye başladılar. Tabii olgun insanlardı ve bu durumu kabul ettiler. Aslında önceleri şöyle de düşündüm; abim çok zeki, başarılı bir insan, beni de gözden çıkardılar herhalde, bu da böyle olsun, resim yapsın mı dediler diye ama... Öyle değilmiş!

Resimle ciddi anlamda tanışmam, bunun bir oyun değil de iş olduğunun farkına varmam ortaokul dönemine denk geliyor. Fevziye Tüfekçi adlı, bence sanat tarihindeki önemli peyzaj ustalarından biri olan ortaokul hocam, ki kendisi Hikmet Onat'ın da öğrenciliğini yapmıştır, aileye haber gönderiyor bu çocuk yetenekli diye. Sonra beni alıp 12 yaşımdayken sanat tarihimizin en önemli ressamlarından biri olan Hikmet Onat'ın atölyesine götürüyorlar. Ben ilk ciddi ciddi resim yapan adamı orada gördüm. Biri mühendistir, yanısıra da resim yapıyordur. Öyle zannediyordum. Ama adam gerçekten ressammış!

Hikmet Onat sert bir insandı. Biz o dönem her resme meraklı çocuk gibi sevdiğimiz şeyleri çiziyorduk. Hayal kahramanlarını resimliyorduk. Hikmet Onat buna çok kızdı, yapmayacaksın bunları dedi ve önüme bir dolmalık biber attı. Önce ayva, sonra dolmalık biber. Ortaokul iki öğrencisiydim ve yaşımın bütün heyecanlarını, o günün popüler resim konularını kağıda dökmek istiyordum. Bir dinozor, ona kılıcını saplayan bir adam, James Bond, Doktor No mesela... Ama o "hayır" dedi. "Sen dolmalık biber çizeceksin".

Şimdilerde düşünüyorum da ona inanıp yapmışım, işin ucunu bırakmamışım. İnsanı çok yüreklendiren, yaptığı işe inandıran, bilge bir insandı gerçekten de...

Eserlerinizde çoğunlukla hangi tekniği kullanıyorsunuz?

Her tekniği kullanıyorum. Yağlıboyaya aşık bir adamım. Kokusuna, geç kurumasına rağmen benim resmimi iyi yapan o. Akrilikle, su bazlılarla başladığım zamanlar oluyor. Ama yağlıboyayı çok severek kullanıyorum. Bazen yeni bir şey olsun diye kolajla da yola çıkmayı düşünebiliyorum, ama günün sonunda bakıyorum ki ben yağlıboya yapan adamım.

Yapıtlarınızda öykülerin, yaşanmışlıkların varlığını hissediyoruz. Bu öyküleri, resimlerinize başlamadan önce kurguluyor musunuz, yoksa doğaçlama bir tavırla başlayıp duyguları sonradan mı şekillendiriyorsunuz?

Her sanat hareketinin aslında başlangıcının sonuyla direkt bağlantısı olmadığını gördüm. Sinema yapan, heykel yapan, resim ve grafik yapan arkadaşlarım da oldu. Hep şunu gördüm ben; ilk başında hayal ettiğin şeyle işin sonuna doğru geldiğin nokta arasında çok büyük ilgi yok. Tabii insan konuyu belirileyebilir, resimdeki dünyayı yaratabilir fakat sonuçta resmi çok net düşünüp, ona kesin kararlar vererek başladığınızda sonunun hiç de tahmin ettiğiniz gibi olmadığını görüyorsunuz. Resim kendini götürüyor aslında. Size bir şeyler de öğretiyor, karşınıza yol gösteren tesadüfler çıkarıyor.

Ama tabii genel olarak bakıldığında konularım insan üzerine. İnsanın bütün sorunları, çelişkileri, bedeni arkasındaki hikayeleri anlatıyorum. Hikaye tabii var ama resmi geçmeyecek bir hikaye bu. En azından 15 yıl sonra bakıldığında bugüne ait, bu coğrafyaya ait bir şeylerin bulunabileceği resimler oluyor.

Bu arada "sanat toplum içindir" lafı doğru değil. Sanat sanat için de değildir. Bu sözün altından kalkamazsınız.

Atatürk, sanatçının tanımını yaparken "toplumda alnında ışığı ilk hisseden insandır" ifadesini kullanmış. Siz sanatçıyı nasıl tanımlarsınız?

İnsanı sanatçı yapan; genel kültürü, duruşu ve hümanist bakışıdır. Başkalarının beğendiği bir şeyi yapıyor olmak insanı sanatçı yapmaz. İçinde bazı şeyler yoksa, oluşmamışsa, onları var gibi gösteremezsin, sanatçı gibi davranarak sanatçı olamazsın. Eline bir pipo alıp, saçlarını dağıtarak, bir de fular sararak bunu başarabileceklerini sanan insanlar yanılıyorlar. Atatürk'ün sözü gerçekten çok derin ve çok anlamlı. Ama bunu doğru algılayabilmek önemli. "Ne mutlu Türk'üm diyene" gibi yalın ve temiz bir cümleyi bile ne taraflara çektiler.

Resim sanatı tarihinin hangi döneminde, hangi sanatçılarla birlikte aynı masayı veya atölyeyi paylaşmak isterdiniz? Sizi etkileyen isimlerden söz eder misiniz?

Biraz hastalıklı bir dönem olsa da Empresyonizm sonrası, Ekspresyonizm başı, 1940'lar... Hatta hala o enerjiyle resim yaptığımızı düşünüyorum. Özel bir isim söylemek zor ama Alman ekspresyonistlerini, Max Beckmann'ı, Otto'ları seviyorum.

Modern sanatın geldiği yeri ve son dönemdeki işlenişini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Enstelasyon işinin toplumları bazı konularda uyandırıcı, kitlelere yayıcı bir etkisi olabilir. Tuval karşısında hiç durmamış bir insanın bile yapabildiği bir iştir.

Barselona'da bir fuara gitmiştim, Monet'nin gelincik tarlasında koşan figür resmi, o dönemde çok güzel bulunduğu için müzeye bile alınmak istenmemiştir. Salona girdim, resim 30 metrekare falandı ve kahverengi noktalar vardı üzerinde. Bu kadar renkli bir resim o kahverengi noktalarla da aynı şekilde yapılabilmiş, ve aynı resim olabilmişti. Çok hoştu. Biraz yaklaştım, üç metre kaldığında irkildim, çünkü aşağıda şöyle yazıyordu: "Hiçbir şeye bu kadar yaklaşmayınız." Neden? Çünkü o noktaların her biri birer hamamböceğiydi.

O gün için anlamlıydı. Ama bunu bugün yapmanın pek bir anlamı yok. Enstelasyon insanların hemen hemen her zaman karşılaşabileceği ve bir sorunu anlatabileceği bir olaydı. Tuhaf bir noktaya geldi, resimle yarışır gibi oldu. Bunu yapanlar "ben de sanatçıyım" demeye başladılar. Bir şeyin yanında değil, karşısındaymış gibi görünüyor. Karşı olduğu şey resim, heykel.. Pentüre karşılar! Bir de arkalarına küratör isimli birini alıyorlar, ne olduğu belli olmayan bir şey ortaya çıkıyor. Anlaşılması güç cümlelerle açıklıyorlar yaptıklarını. Kısacası çıktığı noktadan uzaklaşıp entellektüel bir hareket gibi algılanmaya başladı bu.

Kağıtları kesip çayıra salıyor ve "kaybolan doğa" adıyla sunmaya çalışıyorsan bu anlamsız oluyor. Sınırlarını zorlayabiliyorsan, topluma ertesi gün için bir şey bırakabiliyorsan, bunun üzerine yeni bir şey başlayabiliyorsa güzel. Bir örnek... Gaugen, sergisini açtığı zaman, Degas ve çevresi, birazcık da kıskançlıkla, Gaugen'e hakaret ederek salonu terketmişlerdi. Çünkü resimlerden birinde bir kırmızı köpek vardı. Gaugen'i aslında çok başarılı bulan Degas, tepkiyle, "senin yaşadığın yerde kırmızı köpek mi var" diyerek onu yadırgamış, yanındaki misafirlerinin alaycı gülüşlerinin eşliğinde orayı terketmişlerdi. Salonda iki kişi kalmıştı, biri Gaugen'in karısı, diğeriyse hepsinin büyük ustası, empresyonizmin babası Pisarro. Gaugen'in karısı şöyle demişti; "Üzülme. Bundan sonra resim tarihi böyle devam etmeyecek."

Bunların hangisi sanat tarihinde bir düğüm olabilir? Enstelasyonun ilk örnekleri bu noktaya gelmiştir ancak şimdi Istanbul Bienali'ne baktığımda aynı şeyi göremiyorum. Bundan sonra da iş değişmeyecek. Bir defa büyük sponsorları var. Teller geliyor, tonlarca cam geliyor, altlarında camcının reklamı yer alıyor. Bu biraz da ticari bir konuya dönüştü ve yapaylaştı. Tavanını yaşadı, tabana vurmasına da az kaldı diye düşünüyorum. İçinde çok fazla yalan var. Tıpkı bir sirk gibi...

Teknolojik gelişmeleri takip ediyor musunuz?

Günümüzde bilgisayarlarda; gelişmiş grafik tabletler ve yazılımlar sayesinde her çeşit boya, kağıt çeşidi ve fırça ucu birer tuşla seçilerek kullanılabiliyor. Yaylı kalem uçları fırça hissi veriliyor, parmak aracıyla ekranda yapılan boya bulaştırılabiliyor... Bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce dijital sanat, bir gün fırçanın ve boyanın yerini alabilecek mi?


Benim modellerim var. Onların fotoğraflarını çekiyorum, Photoshop'ta renkleri ve tonlarıyla oynuyorum, teknolojiyi ister istemez kullanıyorum. Ama hiçbir zaman da yaptığım resim, çektiğim fotoğraf gibi olmuyor tabii ki. Teknolojiyle ilgileniyorum, kattıklarını kullanıyorum. Yeniliklerin de izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Ancak işin bitiminde çok fazla etkisi olmasına izin vermiyorum. Ona mutlaka benim elimin değmesi gerekiyor.

Yapabilen adamın, yapamayanın göze çok hoş gelen bir şeyi makinenin sayesinde ondan daha üstünmüş gibi yapıyor olması bazen can sıkıcı gelebiliyor insana. Ancak uzun vadede bakıldığında o kendini çok aşıyor. Elle yapılan şey kendini aşan bir şey değil. Öyle olsaydı bugün bütün Velasquezler çöpe atılırdı. Ama 60lardan beri bilgisayar teknolojisiyle bir şeyler yapıyor, onların birçoğunu çöpe atabiliyoruz. Monet'yi, Degas'yı atamıyoruz işte. İnsanın katkısıyla yapılmış olması o ucuzluğu kaldırıyor ortadan.

Uzun süredir kendi atölyenizde resim ve desen dersleri veriyorsunuz. Yetkiniz olsaydı Türkiye’deki sanat eğitimini ne şekilde değiştirirdiniz?

Üniversitede, sanat eğitimi üzerinde değişiklik yapabilirsin. Türkiye kendisine bir Picasso satın alır, bir Cezanne alır. Onları müzesinde sergiler. Güzel şeyler olur. Fakat ben önemli olanın üniversiteye gelmeden önceki dönem olduğunu düşünüyorum. Çünkü üniversite bunun kaymağının yeneceği yerdir. Pişen ve olgunlaşan insan daha üst bir mertebede bilgiler alır, üniversite bilgeleşme yeridir. Altyapısı olmadan, bu bilince sahip olmadan üniversiteye gelen kişi için durum çok zor ve acıklıdır. Bu yüzden resim eğitiminin baştan, ortaöğretimden başlaması gerekiyor. Yetenekli, sanata karşı duyarlı olan insanları 12 yaşından sonra keşfetmelisiniz.

Tabii bir de önceki neslin durumunu ele almak gerekiyor. Bir önceki nesil güzel sanatlarla ekonomik özgürlüğüne ulaşamamış görünüyor. Bugün bir sanat üniversitesinin resim bölümünün son sınıf öğrencilerine gidin, başka bir iş teklif edin, her an fikirlerini değiştirebilirler. İçinde bulundukları ekonomik sorunları ve pazar endişelerini düşünerek...

Bir partinin genel başkanı fuarda yanıma geldi. Laf arasında bütçede yine güzel sanatlara %0.3 pay ayrıldığını söyledim. "Üstadım, burası fakir bir ülke" dedi. "Fakir olduğu için yüksek vermeliyiz" dedim. Çünkü toplumu kalkındıracak şey sanattır. Yüzde 50 istemiyoruz, sanata %5 versinler, yeter. %0.3 korkunç bir rakam!

İyi bir müzik dinleyicisisiniz ve gitar çalıyorsunuz. Müziğin, sanatınız üzerindeki etkisinden söz eder misiniz?

Bütün sanat hareketleri birbiriyle ilişkilidir. Ben barok müzik ve cazı seviyorum. Birbiriyle çok bağlantılı bunlar. Dikkat ederseniz caz müziğiyle birçok müzisyen barok müziği birleştirmiş, ondan yeni şeyler üretmiştir. Bugün Bach'ın birçok eseri caz müzisyenlerinin elinde tekrar tekrar çalınır. Resim yaparken bu tarz müziği yüksek sesle dinleyebiliyorum.

Operayı da seviyorum. Ancak İngilizcesine pek dayanamıyorum. Operanın Almancası beni çok etkiliyor. Çok yüksek sesle Almanca opera dinleyerek resim yapmışlığım bile vardır...

Sinema denince aklınıza ne geliyor? Sizi en çok etkileyen yapımı bizimle paylaşır mısınız?

Sanat; resim, heykel ve sinemadır bence. İnsanlığın en önemli buluşudur sinema. Bir hikayeyi, olmayan bir şeyi sinema kadar etkili ve coşkulu yansıtamaz hiçbir şey. Kız arkadaşımla ilk çıktığımız zamanlar onu E.T. filmine götürmüştüm. Ve kız o meşhur sahnede başını göğsüme yaslayıp ağlamıştı, düşünebiliyor musunuz. Öyle bir varlığın olmadığını bile bile böylesi bir duygu yoğunluğuna kapılabiliyorsunuz. Doğrusu resim de böyle bir şey değildir.

Sinemanın her zaman peşindeyim. Klasikleri çok seviyorum. Genellikle Arjantinli, Polonyalı, İtalyan yönetmenleri takip ediyorum... Yakın zamanda Koreli yönetmen Kim Ki-Duk'un "Boş Ev" filmini izledim. Harikaydı. Aslında "her şey ne kadar gerçek ve değil..." Bunu hissettiriyor film. Ve bende resim yapma isteği uyandırdı. Sanat dalları gerçekten birbirlerini destekliyor.

Sinemada Amerikalılardan nefret ettiğimi söyleyebilirim. Kesinlikle seyretmem, oğluma da seyrettirmemeye çalışırım. Muhteşemliğinin ve görkeminin arkasında müthiş bir yapaylık olduğunu düşünüyorum. Grafikle, yazıyla, sesle, müzikle birleşen müthiş bir şey sinema. Fakat Amerikalılar bunu yanlış bir şekilde ele alıyorlar. Oysa Hollywood, yanlışlıkla hapşıran adama onay verse rahatlayacak! Adam tam kadını öpecekken kadın hıçkırıyor, hemen kayıt duruyor, yeniden hazırlık yapılıyor. Neden? Bırakın hıçkırsın! Bu doğallığı sokabilseler filmlerine, her şey çok daha güzel olacak ama... En mükemmelini, en doğrusunu vermek zorunda hissediyorlar kendilerini. Bir filmde Amerika başkanı uçak kullanarak dünyayı kurtardı! Bush dünyayı kurtarabilir mi, düşünsenize!

""Sanat toplum içindir" sözü doğru değil. Sanat sanat için de değildir. Bu lafın altından kalkamazsınız."

- Mahir Güven / Bak 01
  • çook doğru,katılmamak mümkün değil sevgiler.

    Nurhan
  • * maks. 200 karakter
  • Gönder